Din ve sanat ilişkileri

Abone Ol

Dinler tarihi uzmanlarından biri olarak tanınan ve dilimize de pek çok kitabı tercüme edilen Romanyalı araştırmacı Mircea Eliadenin kitaplarında savunduğu görüşler arasında en ilgi çekici olanı şudur: Dinsiz olduğunu söyleyen insanlarda, hatta Marksın görüşlerinde bile din düşüncesi ters yüz edilmiş olarak çok önemli bir yer tutmaktadır. Sahte teolojik görüşler, fanteziler ve mitolojiler halinde kendini göstermekte, insanı etkilemektedir.

Özellikle Batı Avrupa sanat ve düşünce çevresinde, sosyalist ve materyalist sanatçılardan çok, din düşüncesini hayatıyla eserlerinin ana konusu haline getiren sanatçılar ön plandadır.

Önceki yüzyıldaki Dickens ve Balzac ile Dostoyevski ve Tolstoydan başka, 20. yüzyılda yaşamış Ezra Paund, T. S. Eliot, Paul Claudel, Kafka gibi yazar ve şairlerin her biri kendine özgü bir çeşit Hıristiyanlık veya Yahudilik görüşlerini eserlerinin temel meselesi olarak ifade eden, adeta bir leitmotif halinde eserlerinde yer veren sanatçılardır. Bilim adamlarından pek çoğunun dünya görüşü de bu sanatçılarınki gibi dinden kaynaklanmaktadır.

Bizde ise bilim ve sanat adamları böyle önemli bir temelden mahrum edilmek için özel bir gayret sarfedilmiştir. Halbuki bilim ve sanat çalışmaları için din asla vazgeçilemez...

Yüz yıldır egemen zihniyet

Sanat ve kültür hayatımızda 100 yıldan beri egemen olan zihniyet, "sanat-din buluşması"nın mümkün olmadığı yolunda oluşturulmuş Aydınlanma Düşüncesinin pençesindedir. Tarihi ve kültürel birikimimize hiç uymadığı dikkate alınmadan sınırlı bir elit ve aydın topluluğu tarafından benimsenen Batı Avrupa kökenli bu telakkinin bize dayatıldığını görüyoruz.

Halkımızı bu yönde şartlandırmak için yapılan pek çok yayın ve eğitim, bir tür toplum mühendisliği niteliğindedir. O yüzden de ülkemizde ortaya konan bütün sanat faaliyetleri halkın büyük çoğunluğu tarafindan kuşkuyla karşılanıyor. Çünkü bu milletin Anadoluyu yurt edinmesinde şair evliyaların çok önemli bir yeri olduğu gibi, dinle sanat arasında da Batı Avrupadakinden çok farklı bir yakınlık vardır bizim kültürümüzde.

Kültür ve sanat adamlarının çoğu, kendilerine karşı gösterilen bu kuşkuyu ortadan kaldırmanın yollarını aramak için, toplumun tarihi ve kültürel birikimini gözden geçirmek yerine, eserlerine ilgi göstermeyen halkı suçluyorlar. Kendilerini ilerici gördükleri için, halkı gerilikle suçlamak kolaycılığına düşüyorlar. Meşrutiyet ve Cumhuriyetin sanatçı ve aydınları bu jakoben söylemlerle epeyce bir zaman, halktan kopuk eserler verdiler ve devlet desteğiyle kavanozdaki balık veya saksıdaki kaktüs gibi korundular.

Necip Fazıl ve Peyami Safa gibi sanatçıların tek başlarına mistik ve metafizik arayışlara girmesi resmi ideoloji taraftarlarınca çoğu zaman görmezlikten gelindi, bazen de bunların etkili çıkışları politik ve estetik komplolarla etkisiz hale getirildi. Böylece, 1950den sonra siyasi iktidarın halkın değerlerine ilgi gösterişine karşı asker-sivil bürokrasinin muhalefeti derinden derine kültürel görüntülü bir iktidar oluşturdu. O yüzden de, kültürel iktidar-siyasal iktidar zıtlaşması bu toplumda kronik bir hal aldı.

Yeniden dine yöneliş

Tanzimattan sonra bize özgü bir sanat ve edebiyatın peşinde olan Namık Kemal, Ahmet Mithat Efendi ve Muallim Naci gibi şahsiyetler, Aydınlanma düşüncesine doğrudan karşı çıkamadılar. O yüzden Mehmet Akif ve Yahya Kemal gibi 20. yüzyılda eser veren şairlerimiz Servet-i Fünuncular kadar etkili olamadılar. Bir tereddüdün romanını yazan Peyami Safa ile devam ederek değişmenin çerçevesini çizmekte zorlanan A. H. Tanpınar gibi şahsiyetler de resmi ideoloji destekli pozitivist sanat ve kültür faaliyetine doğrudan karşı çıkamadılar. Necip Fazıl ve Tarık Buğra gibi Sezai Karakoç da uzun zaman yalnız kaldı.

Çöle İnen Nur ile Peygamber sevgisini ortaya koyan Necip Fazıl, epeyce zaman sonra sanat ve din arasındaki mutlu buluşmayı gerçekleştirebilmiş nadir sanatçılardan biri oldu. Onun 40 yıl boyunca yürüttüğü Aydınlanma düşüncesine karşı vahye dayalı medeniyet anlayışıyla eser veren sanatçıların sanat ve edebiyat türlerindeki eserleri göz kamaştırıyor.

Bugün her çevrede eser veren yepyeni isimlerin din ve sanat buluşması konusundaki ilgilerini 20. yüzyıldaki sanat ve kültür adamlarımız gibi politik bir tavırla karşılayan çok az. O dönemdeki Ataç benzeri bir inatla pozitivizmin fanatikliğini yapan kimse kalmadı. Asaf Halet Çelebi gibi kendi şiir dünyasını kurmak için naif bir tavırla dolaşanlara rastladıkça, "Allaha inanır mısın, neden inanırsın )" gibi sorular soranlara rastlanmıyor... Edebiyat alanında eser veren genç sanatçıların çoğu edebiyat geleneğimizle doğrudan ilgi kurmak zorunda kalıyorlar. Şiir, hikaye ve roman gibi edebiyat türlerinde eser verenlerin geleneksiz bir edebiyatın yaşayamayacağını görüp anlamaları kaçınılmazdı.

Mimari yanında resim ve hat gibi görsel yanı ağır basan türlerde eser veren sanatçıların İslam sanatlarından yola çıkmaktan başka çareleri yok. Plastik sanatlarda olduğu kadar tiyatro ve sinema gibi görsel sanatlarda da geleneksel sanat türlerimizden yararlanmaya çalışanlar, aslında makul olana dönerek, Batı Avrupadan kurtulup özüne dönmüş oluyorlar. Üniversal nitelikli bir şehirli edebiyat ancak bunları anlayınca gerçekleşecektir.