Her renk ten insanın ve her tür mahlûkun birlikte
yaşadığımız hayat ı nasıl okuyacağız Çok geniş bir yelpazeye sahip olan bu
hayatın, bir okuma kılavuzu var mıdır Aklı eren veya ermeyen herkes, hayatı
kendine göre okurken oldukça büyük laflar ediyor: Bazısı ilim adına, bazısı
sanat adına, bazısı boşboğazlık adına, bazısı da elitist bir tavır adına! Peki,
onlara inanma mecburiyetimiz var mı Birtakım sınırlı bilgilerin ardına
sığınarak ilim adamı olmak veya artistik birtakım hareketleri yaparak
sanatçı olmak, onlara özel olarak hayat ı anlama ve okuma yetkisi mi
veriyor
Birtakım insanların peşinde koşacağıma, Yaratıcı yı
tanıyıp ona göre hareket etmek daha akıllıca değil midir Çünkü bu anlamda din,
insanın hayata tutunduğu can simidi gibidir. Ancak yaşanan haliyle din zaman
içerisinde cehaletle kirletilmiştir. Bu sebeple de aslî sâfiyetine
kavuşabilmesi için onun üzerindeki bid atların temizlenmesi gerekir. Peki,
bunu kim yapacaktır
Hiç kuşkusuz İslâm toplumunun seçkinleri olan âlimler,
dinin temellerini esas alarak aslî sâfiyetini yeniden kazandıracak olan
hâdimler / hizmetçiler dir. Çünkü peygamberlikten sonraki en şerefli makam
âlimlere verilmiştir. Kur an da Allah, Kulları içinde Allah a en çok saygı
duyanlar âlimlerdir (Fâtır 35/28), Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu
(Zümer 39/9) buyurularak ilim sahiplerine yüce bir sorumluluk vermektedir.
Hz. Peygamber de, Rütbelerin en yükseği ilim rütbesidir
buyurmuştur. Yine Hz. Peygamber, Bir toplumda hiçbir âlim kalmayınca, insanlar
cahil kimseleri idarecileri olarak seçerler. Bunlara bir şey sorulduğunda, ilim
sahibi olmadıkları halde cevap verirler; böylece hem kendileri sapıtırlar hem
de insanları saptırırlar (buhârî, İlim , 86).
Başka bir hadiste de, Bilgi (ilim) peşinde koşanın,
yaptığından memnun oldukları için melekler, kanatlarını ona açarlar. Âlim için,
yerde ve gökte ne varsa, hatta denizdeki balıklar bile dua (istiğfar) ederler.
Âlimin, ibadet eden kimseye üstünlüğü, ayın, diğer yıldızlara (ışığı ile) olan üstünlüğü
gibidir. Âlimler, peygamberlerin vârisleridir. Zira peygamberler para ve mal
değil, ancak ilim miras bırakırlar. Bunu elde etmek isteyen, büyük bir
memnuniyetle onun peşinden koşsun! (Ebû Dâvûd, İlim , 1; Tirmizî, İlim , 19)
buyurmaktadır.
İlim öğrenme ve öğretme konusunda çok net bir kural
vardır: İlim öğrenmek her müslümana farzdır (İbn Mâce). Müslüman ilim
peşinde olacak ki âlim e muhatap olabilsin. Âlim kendine kitabı kılavuz
edinecek ki kitabı kılavuz olsun! Çünkü ancak kitabı kılavuz edinen âlimler,
din ile hayat arasındaki ilişkiyi amaç kavramı bağlamında
şekillendirebilirler. Ancak çevremizde bu sorumlulukta ve evsafta âlim
görebiliyor muyuz
Ne yazık ki günümüzde bilgi akademikleştikçe, âlim
akademisyenleşti ve fena halde ahlâkı bozuldu. Akademik hayatta bilgi sahibi
olmak, belli formel basamakların çıkılmasına dönüşünce ilim, ilim olmaktan
çıktı, unvan kazandıran bir meta haline dönüştü. Unvana dönüşen ilim,
sahibini adam etmedi, edemedi. Çünkü ilim ile ahlâk birbirinden ayrıldı.
İlim, ahlâkını yitirince; akademisyen de ilmiyle âmil olamadı.
Uzun zamandan beri âlimlerimiz!, kendi medeniyet
kimliklerine uygun ilim geliştirmek yerine, Batı nın taklitçiliği yaptı ve bu
sebeple de hiçbir zaman özgün olamadı. Dolayısıyla toplumda yeni bir ilim
geleneği oluşmadı. Oysa geleneği olan bir ilim kendi kavramlarını üretir ve
onları kullanır. Bugün kavram üretme yerine çeviri kavramlar la zevahir
kurtarılmaya çalışılmaktadır.
Oysa hayattan kopmuş ve arkaik hale gelmiş bir gelenek
yeni kavramlar üretemez. Bugün sosyal veya teknik bilime ait kavramlar
Batı dan, özellikle de İngilizce den ödünç bile değil de resmen aparılmaktadır.
Bu da kendi adına ilim üretmek değildir. Çünkü böyle bir durumda özgünlük
olmaz.
İlim adına yazılan heyecansız ve mekanik cümleler,
kişisel tatminlerin ötesine geçmiyor. Yazan heyecan duymuyor ki okuyan heyecan
duysun! Oysa ilim arayıştır ve buluştur. İlim adamı aradıkça heyecan duyar,
buldukça heyecanını başkalarıyla paylaşır. Böylece bilgi ile bilgin arasında
müthiş bir iletişim gerçekleşir.
Din ve hayat iç içedir. Din ile hayatın iç içe oluşu
sayesinde kendinden istifade edilen ilim ve âlim ortaya çıkar. Böylece âlim
önce kendi zihin ve gönül dünyasını ve ardından da geleneğini oluşturur. İlim
adamı, öncelikle ait olduğu topluma hizmet eder. Her türlü bilgiden istifade
eder fakat ilmini ait olduğu medeniyet dünyası göre kurgular.
İlim ahlâkında asıl olan, ilmin işe yarar olmasıdır.
Çünkü İslâm medeniyetinde faydasız ilim den Allah a sığınılır. Ahlâk, ilmin
ruhudur, iliğidir. Ahlâkî deformasyon, özgün fikir üretiminin durması demektir.
Ahlâktan kopmuş bir ilim, artık ilim değil bir tefahhur ve rant vasıtasıdır.
Çünkü böyle bir toplum, düşünce kabiliyetini ve ahlâkî duyarlılığını
yitirmiştir. Dolayısıyla eksiğini ve yanlışını görmesi mümkün değildir.