İnsan yavrusunda çok önemli yeri olan din duygusunu anlatmadan, “insan-hayvan mukayesesi” üzerinde biraz duralım.
Kuluçkaya yatan bir tavuğun altındaki yumurtayı düşünün.
Kuluçka süresi bitikten sonra içindeki civciv, kendi kendine yumurtanın kabuğunu kırıyor ve dışarı çıkıyor.
Dışarı çıkar çıkmaz, önce bir silkeleniyor sonra iki ayağın üzerinde dikilerek etrafına bakınıyor, daha sonra karnını doyurmak için gagasıyla yerden besinini temin etmeye koyuluyor.
İşte, o andan itibaren civciv için hayat başlamış oluyor.
Aynı şekilde memeli hayvanlardan bir koyunu düşünün.
Kuzusu doğar doğmaz önce, kendiliğinden dört ayağı üzerine dikiliyor, sonra emekleye emekleye annesinin memesine gidiyor ve karnını doyurmaya çalışıyor.
O andan itibaren kuzu için de hayat başlamış oluyor.
Aşağı yukarı bütün hayvanların hayatları bu şekilde sürüp gidiyor...
Civcivin kendi kendine yumurtadan çıkmasını, iki ayağının üzerinde durmasını, gagasıyla yerden yiyecek aramasını ona kim öğretiyor
Aynı şekilde memeli hayvanların da, koyunda olduğu gibi yavrularının kendi kendilerine memeye koşmaları nasıl oluyor
Doğduğu andan itibaren, hayvanlara bu becerilerin verilmesinin hikmeti nedir
Bu olay başlı başına bir kitap konusudur.
Kısaca değinecek olursak, hayvanlara doğuştan bir takım becerilerin verilmesi Cenab-ı Hakk’ın “ilahi bir nizamı”dır.
Modern ilim bu ilahi nizama, “içgüdü” diyor.
***
Bir de “insan yavrusunu” düşünelim.
Bir bebek dünyaya geldikten sonra, ne eli tutar, ne ayakları üzerinde durabilir, ne konuşabilir, ne boynunu tutabilir, ne de kendi kendine beslenebilir
Ağlamaktan başka yapacağı bir şey yoktur.
Bir başkasının yardımı olmadan varlığını sürdürmesi mümkün değildir.
Hayvan yavrusuyla insan yavrusunu karşılaştıracak olursak, hayvanlar dünyaya gelirken bir takım özellikleriyle birlikte geliyorlar.
Bir hayvan yavrusu, doğduğu andan itibaren hangi özelliğe sahipse, ölünceye kadar da aynı özellikte varlığını sürdürüyor.
İçgüdüsel olarak var olan becerilerinin yanında sonradan alabilecekleri veya öğrenebilecekleri başka bir özellikleri yoktur.
İnsan yavrusu ise, dünyaya “boş ve güçsüz olarak” geliyor.
Doğumundan ölümüne kadar boş olan beynini doldurabilmek için bir mücadele içerisinde varlığını sürdürüyor.
Hz. Ali, “Beşikten mezara kadar ilim öğreniniz” sözünü bunun için söylemiştir.
***
Allah’ın (C.C.) insanı boş ve güçsüz yaratmasının çeşitli hikmetleri vardır.
Rum Suresi’nin 54. ayetinde Yüce Allah (C.C.) şöyle buyuruyor: “Sizi güçsüz olarak yaratan, güçsüzlükten sonra kuvvetli kılan, sonra da kuvvetliliğin ardından güçsüz ve ihtiyar yapan Allah’tır.” Ayette bu durum açık olarak belirtiliyor.
Ayet-i kerimeye göre, insan önce güçsüz olarak yaratılıyor.
Bu durum, “bebeklik dönemi”dir.
Daha sonra, güçlü dönemden bahsediliyor. Bu durum da, “delikanlılık dönemi”dir.
Üçüncü durumdaki güçsüzlük hali ise, “ihtiyarlık dönemi”dir.
İnsanoğlu bu evreler içerisinde, “öğrenmeye ve eğitilmeye” muhtaç olarak yaratılmıştır.
İnsan olmanın özelliği de buradan kaynaklanıyor.
Öğrenme ihtiyacı içinde olan insan yavrusu, devamlı arayışlara ve buluşlara meyilli olduğundan önce “kendini tanımaya” daha sonra da, “kendini yaratan gücü” aramaya yöneliyor.
***
Peygamber Efendimiz (S.A.V.) bir hadis-i şerifinde; “Her çocuk fıtrat üzerine dünyaya gelir. Daha sonra ebeveyni onu Yahudi, Hıristiyan veya Mecusi yapar. Eğer anne-baba Müslüman iseler, çocuk da Müslüman olur” (Buhari) buyurmaktadır.
Buna göre çocuğun ruhunda inanma istidat ve kabiliyeti vardır.
Onun ruhsal yapısı araştırıldığında dini bir yapıya sahip olduğu görülecektir.
Çocuğun dine karşı olan bu meyli “bomboş bir levha” şeklindedir.
İşlenmemiş beyaz bir kumaş parçası ya da hiç yazılmamış, ama yazılmaya hazır yazı tahtası gibidir.
Yukarda anlatmaya çalıştığımız, “insan-hayvan” mukayesesinde olduğu gibi hayvan yavrusu dünyaya gelirken belli beceriler ve kabiliyetlerle dolu olarak dünyaya geliyor.
Kimseye muhtaç olmadan kendi kendine hayatını sürdürebiliyor.
Doğduğu andaki kabiliyetleri ve becerileri neyse, hayatının sonuna kadar aynı kabiliyetler ve becerilerle ölüyor.
Yaşadığı müddetçe var olan kabiliyetleri üzerine koyacağı hiçbir şey yoktur.
İnsan yavrusunda ise, hiçbir kabiliyet ve beceri yoktur.
Bomboş olarak dünyaya gelir.
Kendi kendine hayatını sürdürebilecek durumda değildir.
Allah (C.C.) insanı başkasına muhtaç olacak şekilde yaratmıştır.
Bu muhtaçlık, psikolojik olarak bilinçaltında, başka bir güce bağlanma alışkanlığını kazandırıyor.
Prof. Dr. Kerim Yavuz, “Çocuk ve Din” isimli kitabında bu konuyu şu şekilde izah ediyor: “Çocuk kendi emniyeti bakımından birine bağlanma, dayanma ve güvenme ihtiyacı duyar. Bu durum, çocuk ruhunda sarsılmaz bir şekilde var olan ve kendiliğinden gelen;
Bağlanma;
Dayanma;
Güvenme;
Sığınma;
Ve teslim olma ihtiyaçlarından kaynaklanmaktadır” diyor.