Din, Dinli, Dindaş

Abone Ol

Dinle ilgili olarak geçen hafta bazı meseleleri dile getirmiştik. Bu haftaki niyetimiz ise mevzuda biraz daha soluklanabilmek. Küreselleşmenin etkisiyle artık bizde bazı küresel intibalara sahip olmaya başladık. Başka dinleri, dinlileri; bazen dindaşlık, bazen de aşkınlık refleksi ile algılama eğilimine girdik. Bundan dolayı bir yönü ile dini düşüncenin evrensel olanı yakalamasındaki teveccühü, bir yönü ile de emperyalist bilincin din üzerinden meşrulaşma zeminini hallice görmüş olduk.

“Sömürülmekten daha tehlikeli olanı bilincin sömürgeleştirmeye müsait hale getirilmesidir” mottosunun ardındaki gerçekler dini değil; dinliyi muhatap almaktadır. Öyle ki bugün hâlâ bir mülahaza Filistin direnişinden bahsedebilmemiz Filistinlilerin dünya Müslümanlarına değil, İslam’a itibar etmelerinden ileri gelmektedir.

Muhammed İkbal dini düşünceyi “iman, düşünce ve keşf” kavramları ile açıklamaya çalışır. Üzerinde dikkat edilmesi gereken husus, İkbal’in bu kavramları bir şekil veya tasnif unsuru olarak ele almayıp yüksek bir bilinç ile “ahlak üretmek” üzere kullanmasıdır. Bu minvalde yüzyılımıza ışık tutması bakımından “keşf-i kadim” bize küllere sarılmayı değil, ateşi canlı tutmayı zaruri kılmaktadır.

Batı’nın günümüz hâkim düşünce paradigmasına sahip olmasından dolayı Batı ile dini düşünce bağlamında bir kıyas yapmak kanaatimce önemli. Batı’nın karanlık çağdan (Ortaçağ) Aydınlanma Dönemi’ne geçmesi 1300 yılına mal olmuş. Bu zaman zarfında dini düşünce bir hakikat bilinci ile değil, totaliter bir unsur olarak ele alınmış. Bundan dolayı Aydınlanma Dönemi dini düşünceyi yeniden inşa etmek yerine haddini bildirmeyi tercih etmiş. Son dört asırdır dinle olan husumetini ise evrensel ilkelere odaklanarak aşmış. Başka bir ifadesi ile Batı önce dini din olmaktan çıkarmış sonra varlığını yadsıyamasa da ona uymayı zül saymıştır.

Aliya İzzetbegoviç’in Batı için yapmış olduğu izah bizler için önemli bir örnektir: “Tanrı’ya ait olanı Tanrı’ya, hükümdara ait olan ise hükümdara verin, diyen parolaya göre Batılı insana özel hayatında Hıristiyan, resmi şahıs veya iş adamı olarak ise Makyevelist (ahlakı siyasetten ayrıştıran anlayışta) olabileceği öğretilmiştir. Bu çatışmayı çözemeyen veya ona tahammül edemeyen kimse çatışmanın kurbanı olur.”

Batı’nın din algısına karşın bizim din algımız ve meselelerimiz -çağımız hariç- tarihi kavşakta etkileşse de benzeşmemiştir. Batı, kendi din prangalarından kurtulduğu için yükselmiştir denilebilir ancak Doğu’nun çocukları, Müslüman topluluklar için aynı şeyi söylemek mümkün değildir. Müslümanların hakikat bilincinde yaşamış olduğu kayıp ve din ile ahlak arasına koyduğu mesafe İslam düşüncesini zayıflatmış, onları Batı karşısında güçsüzleştirmiştir.

Batı’nın dinine uydukça düştüğü zillet; Müslüman topluluklar için izzet vesilesidir.

Batı prangalarını attı ancak halen bazı temel meseleleri tecrübe etmiş ya da çözümleyebilmiş değil. Biz ise Batı’nın bugünkü gelişmişlik(!) durumuna bakarak dini onlar gibi algılamayı maharet bildik. Bu bizim için çıkmaz bir sokak. Hakikatte ise din, Batı’nın anladığı tarzda terbiye edilecek bir şey de değildi. Yine din ne gelişigüzel bir düşünce, ne gelişigüzel bir hissiyat, ne de gelişigüzel bir eylemdi. Din, hakikatte cemal ile kemalin insanda bir bütün olarak ifadesiydi ki Batı bunu göremedi.

Maalesef bizler ise bir şuur kaybı ile karşı karşıyayız. “Dini popülizm” uyuşturucusuna müptela olduk. Dini sadece ritüellere uyma eylemi olarak ele aldığımız için ahlak üretmekte aciz kaldık. Gerçek hayat ile din arasındaki bağı zayıflattık. Güce ulaşmayı ya da güçlü olmayı hakikat sandık. “Adaleti kaybederseniz Allah’ın yeryüzündeki nurunu kaybedersiniz” hadis-i şerifini hayatın hangi rafına koysak sığdıramadık. Kul hakkını, emeği, liyakati ve saire tanımlayamadık. Donanımımız, dinin yazılımlarına karşı hep “eror” verdi. Bazen sunucu hatası (404) ile bazen de yaptığımız hataların sonucu olarak “mavi ekran” ile karşılaştık. Çözemediğimiz bir kargaşanın içinde hapsolduk.

Bundan dolayıdır ki İslam düşüncesi bakımından temel kodlarımızı kendimize göre güncellemeye değil, kodlarımıza göre kendimizi güncellemeye mecburuz. Böylelikle birinci halin ürettiği “kaos”tan ikinci halin ürettiği “ahlak” ile kurtulabileceğimizin imkânını yakalamış oluruz.