Dilimiz, elimiz ve parmaklarımız var oldukça anlatacağız

Abone Ol

Bize verilmiş bir sorumluluk var. Eskiden kalem, daktilo, şimdi ise bilgisayar ile yazılar yazılıyor, düşünceler aktarılıyor. Büyük medeniyetimizin ruhundan beslenerek yola çıkmış bulunuyoruz. İnsanız, elbette kusurlarımız olabilir. Bunlar kasıtlı değildir, kimi zaman yanılmalar olabilir. Biz korunmuş değil, korunmuşluk peygamberlere bağışlanmıştır.

Konuşuyoruz gerektiğinde, yer bulduğumuzda.

Sıradanlıktan kaçınıyoruz, boş konuşmak yerine, yerinde ve zamanında ne gerekiyorsa onu yapıyor ya da konuşuyoruz. Kimsenin hakkına girmek istemeyiz. Tanıklıklarımız, sezgilerimiz, deneyimlerimiz, analizlerimiz neyi gerektiriyorsa onu yapıyoruz.

Dönemler vardır, bunlar dalgalanır, yükselir, alçalır normal veya tekdüze olur. Her dönemin koşullarında söylenmesi gerekenler var ise söylenir, söylenmelidir. Haksızlıklar ve yanlışlıklar karşısında susar, dilimizi yutar, kalemimizi gizler, parmaklarımız tuşlara dokunmaktan vazgeçerse önce kendimize ihanet etmiş oluruz.

Bizde yılgınlık olmaz. İşimize bakarız. Dönüp geçmişe takılmayız. Elbette yazıp ettiklerimizden sorumluyuz. İstikamet üzereyiz, yolumuzdan sapmadık. Hiçbir zaman, çıkara, makama, dünya mülküne tamah etmedik.

İnsan olmanın sorumluluğu boynumuzda. Bunu hissediyor ve biliyoruz. Kul hakkından korkuyoruz. Öteden beri çocuklarımızı haram lokmadan sakındırdık.

Bazen susmamız gerekiyorsa susuyoruz. Bu, ne korkaklıktan, ne çekinmekten ya da boş vermişliktendir. Susmak da bir erdemdir.

Çalkantılı bir dönemdeyiz. Dalgalar, iniş ve çıkışlar öylesine ani gelişiyor, öylesine tehlikeli ki. Bu kimi zaman dalgaların getirdiği şaşkınlık, kimi zaman kendinden geçmişlik ve sarhoşluk hâlleri oluyor. Bu gibi zamanlarda söylenecekler asla karşılık bulmaz. Ya da dalgalara kapılmadığınız için kuşkulu gözlerle bize bakılabilir. Nelerin olduğunu, olacağını kestiriyoruz.

Her şey insanı bilme ve tanımadan geçiyor. Tarihi, sosyal olayları, kültür ve düşünceyi özümseyenler için olayların ve durumların seyrini rahatlıkla çözebiliyorlar.

Kin ve düşmanlık ruhumuzda yok bizim. Çünkü Efendimiz’in Taif’te taşlanışından söyledikleri kulaklarımıza, ruhuma kazınmış bir anıttır. İnsanları uçuruma, küfre, kötülüklere, bataklıklara itme gibi bir sorumluluğumuz yoktur. Öyle olmasa, onlara olduğu gibi davransa, ah edip beddua etse onlar ilerleyen zamanda bağlanırlar mıydı?

Sözün, kelimenin hakkını vermekle yükümlüyüz.

Şeytanların iğvalarına kapılma tehlikesi her zaman vardır. Büyükler şöyle öğütlerde bulunurlar: Sürekli abdestli olun, bu sizin için koruyucudur. Biz de deriz ki hakikat üzere istikametinizi bozmadan yolunuzu sürdürün, önünüze bakın, işinizi yapın, neler gerekiyorsa onlar olacaktır.

Kin, insanın kurdudur. Nefret, insanı çürüten bir hâldir. Gözü dönmüş olanlara, kin biriktirenlere, nefreti bir dil olarak belleyenlere bir şey anlatılamaz. Onlarla zaman geçirmenin bir anlama yok. Onlardan uzak durulmalı. Onların o kapkara hâl ve durumları bulaşıcı ve etkileyicidir. Sözü edilen dalgalar gibi insanları sürüklerler.

Her insan, sorumluluğunu bilir, işine odaklanır ve yolunu sürdürürse yol alır. Başkalarıyla uğraşanların zihin dünyaları karmaşıktır, hilelidir, hin gözlerle etrafına bakarlar, kime ne yapabilir, nasıl laf yetiştirirler onun hesabı içindedirler.

Geçmişe dönük pişmanlık oluşturacak her hâl ve durumdan kaçınıldıkça iyi ve güzel işler yapılmaya devam edilir.

Güzel insanlar güzel eserleriyle anılırlar. Güzel insanlar dünya yüzüne iyilik ve güzellik tohumlarını saçarlarsa onlar peşlerinde hayat bulur, yeşerir. Sadaka-i cariye, onların bırakacakları güzellikleri olur.