TOKİ, geçtiğimiz günlerde bir açıklama yaptı ve bundan sonra her kentin geleneğine ve yapısına uygun konut inşa edeceklerini belirtti. Her şehre ve bölgeye aynı tekdüze ve tektip konutları yapan ve şehirlere mimari olarak bir değer katmamakla suçlanan TOKİ, önümüzdeki dönem için iddialı bir söylemde bulundu açıkçası.
Habere göre, TOKİ Başkanı Mehmet Ergün Turan, Türkiye’de son dönemde konut tercihlerinin değiştiğini, TOKİ’nin de kendisini disipline ederek şehirlerin kültürlerini yansıtan mimari anlayışa uygun projelere yöneldiğini anlatmış. “Geleneklerimizden gelen unsurlar projelerimizde yer alacak. Esnafla vatandaşların bir arada yaşadığı, caddesi, meydanları, bir kültürleri olan mahalleleri, yeni yaşam alanlarını oluşturuyoruz” diyen TOKİ Başkanı, şöyle demiş: “Prensip olarak ‘hiçbir şehirde en yüksek binalar TOKİ’nin yaptığı konutlar olmayacak’ diyoruz.” TOKİ’ye yapılan eleştiriler arasında “en yüksek”e dair bir şey yok sanıyorum.
Kağıt üzerinde gayet güzel görünüyor açıklamalar. Her kentin geleneksel dokusuna uygun yapılar, çok katlı olmayan ve esnafla vatandaşın bir arada olduğu, caddesi, mahalleleri olan yaşam alanları gibi ifadeler fazlasıyla ilgi çekici. Ancak, bugüne kadarki estetik ve mimari performansına bakınca, bu iddialı söylemden sağlıklı bir netice çıkıp çıkmayacağı soru işareti olarak duruyor. Meselenin “dikeyden yatay mimariye geçiş”e indirgenmesi ise, “dikey”deki zevksizlik “yatay”a aktarılacak diye korkuyor insan.
Konuyla ilgili paylaşılan bazı görseller de bu şüpheyi doğruluyor gibi. Herhangi bir mimari anlayışın ürünü olmayan ve bir ekol olarak ortaya çıkma iddiası görünmeyen “yatay”, daha doğrusu 4-5 katlı binalar gösteriliyor. Adeta “dikey”lerin kat sayısı azalmış, ancak estetik açıdan aynı kimliksizlik ve zevksizlik devam ettirilmiş gibi. Bir mimari anlayış ortaya koymak, yeni bir yorum getirmek gibi bir dert sezilmediği gibi söylemlerde de bunun izi yok.
Beton yığınların kat sayısı düşürülecek, ortaya bir çarşı misali yapı, binaların kat sayısı az olduğu için sözümona oluşturulmuş bir mahalle havası, binaların etrafına serpiştirilmiş “numune yeşillikler” ve binaların kapısında, penceresinde yapılan bir takım artistliklerle takdim edilecek bir “geleneksel mimari”… İnşaallah yanılırız…
Son dönem binalarına bakınca, “geleneksel”den anlaşılanın biçimsiz beton yapılara yapılan küçük rötüşlar olduğunu dikkatli her göz fark ediyor. Selçuklu mimarisinden esinlenmiş denilen bir binanın orasına burasına bir sekizgen kondurup, pencerelerine biraz kıvrım verdiniz mi, meseleyi halletmiş oluyorsunuz.
Türkiye’de Osmanlı’dan süregelen bir mimari anlayış vardı, Cumhuriyet’in ilk yıllarının kendine özgü bir anlayışı vardı ve bu ikisine ait binalara bakınca bir “eser”e baktığını fark ediyordu insan. Son dönemin hangi yapısına bakan kendisini bir “eser”le muhatap hissedebilir ki
Mesele yatay-dikeyden evvel, gerçekten de insan merkezli, fonksiyonellik kadar estetiği de yakalayan bir anlayışı benimsemekten geçmiyor mu Yoksa dikey çirkinlerin yatay ve sözümona geleneksel versiyonları da bir şeye benzemeyecek muhtemelen. Mevcutlara bakınca başka sonuç çıkmıyor.