Dibe vuruş!

Abone Ol

Aklı bir kenara koyar, sorular sormaz, sorgulamada bulunmaz ve vicdani bir muhasebeye girişmezse bir insan, nasıl insan olabilir? İnsani hasletlerinden koşar adım kaçmayı marifet sayan bir zihin, hangi insani erdemi, hangi ahlaki sorumluluğu önemseyebilir? Kendini hep haklı, başkalarını hep suçlu görmek, insanın hayrına mıdır şerrine mi?

Cehaletinin bile farkına varmayıp bir de üstüne üstlük bununla övünür, gururlanır hale gelen insanların sayısı arttıkça, bilgili, görgülü kimselere daha az hayat hakkı tanınacaktır, kaçış yok. Cehaletin en belirgin özelliği, bilgiden ve hikmetten nefret etmek değil midir zaten? Kitleler içinde herhangi bir vasattan farklı olmaya çalışan herkes, vasatın hedefinde olmuştur, olacaktır da. 

Dünyayı algılayış noktasında kulaktan dolma bilgilerle, bildik ezberlerle, klişeler ve çokça da “palavralarla” “amel eden” kitleler kalabalıklaştıkça, aklın, mantığın, izanı ve insafın da alanı daralıyor. Bunun neticesinde aklıselim de ölüyor, makule hiçbir surette yer kalmıyor. Büyük bir cehalet kuşatması insanları sardıkça sarıyor. 

Sanayi toplumundan “bilgi çağı”na geçişle birlikte korkunç bir hızla gelişen iletişim imkanları, herkese söz söyleme imkanı veriyor. İyi mi, kötü mü? Tabir-i caizse, “ağzı olan konuşuyor” ve sosyal medya denen mecra vasıtasıyla “bilgi sahibi olmayıp da her konu hakkında fikir sahibi olan” kitleler, daha da pervasız hale geliyor. Buna cehaletin kemikleşmesi demeli belki de.

Sorgulama, soru sorma yetisini kaybeden kitleler, “hap gibi” önüne konan “spot bilgilerle” “amel etmek” ve bunlara inanmak mecburiyetindedir artık. En ufak bir şüpheye düşmeden, her türden absürd ve saçma malumata bile (şayet kendi görüşü doğrultusundaysa) inanabilecek insanlarla malul hale geliyor toplum. 

Bilinç sahibi olmayan insanın dindarlığı da, vatanseverliği de eksik kalıyor ne de olsa. Yarım yamalak sahibi olduğu bir bilgiyi bile “en doğru” sayan, kırık dökük malumatıyla fikri tahlillere ve çıkarımlara girişmeye cüret eden “yarı cahil” bir tipoloji, doğru bilgiyi kovuyor. Ne de olsa, bir damla mürekkep bile suyu bulandırmaya yeter.

Hem doğru düzgün bir bilgiye sahip olmadan, hem de hiçbir mesele arasında bir neden-sonuç ilişkisi kurmadan ulaşılan hakikatler(!), “yarı cahil” tipolojinin toplumdaki makulü daha da boğmasına yardımcıdır artık. 

Misal, öteden beri “tüm kötülüklerin anası” diye takdim edilen ABD’ye karşı İslam dünyasının gösterdiği tutarsız ve omurgasız tavır, “reel-politik” denen ve her arta ve duruma göre “esneyebilen” bir terimle açıklanmaya çalışılıyor. Sorgulayan, sorular soran, insaf ve izan süzgecinden geçirip bir yargıya ulaşan herkesin reddedeceği “kapı gibi” gerçekler bile, ne idüğü belirsiz birtakım “yeni gerçekler”le boğuluyor. 

Meselelere gösterdikleri tepkiler, anlık coşkuları veya hamasi öfke sellerine indirgene İslam coğrafyasının insanları, bu “yarı cahil” hale getirilmenin kıskacında, içten içe “ılımlı” hale getiriliyor aslında. Reel-politik gibi “esnek” terimler bu manada çok iş görmekte.

İslam aleminin başına, hem de “Bu, 21. Haçlı Seferi’dir” diyerek aleni şekilde çöreklenen bir baş belasına hoş gözükmek için yüz milyarlarca dolarlık silah siparişi verilmesi, onunla birbirinden kıvrak(!) ve oynak(!) danslara girişilmesi de ne sorgulanıyor, ne de akla veya vicdana uygun mudur, değil midir diye düşünülmüyor. Bir cehalet girdabında, uydurma hakikatlere inanarak kendini kandıran bir İslam alemi var önümüzde. 

Şayet vicdanlar umurumuzda olsaydı, İslam Ordusu diye kurulan ve ABD’nin icazetini almayı başaran oluşumun, “terörle savaşıyorum” diye Yemen’deki gariban halkı bombalamasına ses ederdik. “Ortadoğu’nun bağrındaki hançer” olan İsrail’le muhtemel işbirliklerini kovalamazdık. 

İslam dünyası tam bir dibe vuruş halini yaşıyor bugün…