Devrim ve muhafazakârlık arasında

Abone Ol

Endüstrileşme. Günümüz dünyasını şekillendiren ekonomik,

siyasi, sosyo-kültürel ve belki de en önemlisi zihinsel bir kırılmayı ifade

eden, bazı kaynaklara göre ise milat kabul edilen önemli bir süreç. Bu sürecin

bizi ilgilendiren tarafı ise süreci hem doğuran ve hem de idame ettiren

düşünsel arka planın Müslüman toplumlara etkisi.

Kendine has kıldığı metodolojik bir teklik üzerinden

biçimlenen batı düşüncesi sosyolojinin, sosyal antropolojinin, oryantalizmin

eliyle tüm toplumları öyle ya da böyle bir şekilde kategorize etmiş ve belki

işin en tuhaf tarafı olarak da tüm toplumları bu kategorizasyona ikna etmiş

vaziyette görünüyor. Toynbee gibi düşünürler endüstri toplumlarına dair

açıklamalar getirirken, bir yandan da bu düşünce ve yeni yaşam biçimlerine

muhatap olan toplumlara ödev vermeyi de ihmal etmiyordu. İngiliz fonksiyonalist

antropologları kendi alanları düzleminden ilkel kabul ettikleri toplumlara dair

kanaat geliştirirken aslında ‘ne olmaması gerektiğinden’ dem vuruyor, ve

acınası ibret öyküleri anlatıyorlardı. Şarkiyatçılar ise batı düşüncesinin

üretimlerini doğu ve Müslüman toplumlarına profesyonelce sızdırarak, örneğin

nakil gibi en kadim terimleri dahi iğdiş etmenin yollarını arıyorlardı. Gelinen

noktada artık tüm toplumlar batı düşüncesinin alternatifleri arasından bir ya

da bir kaçını seçerek kendini tanımlama kolaylığını çoktan tutturmuş vaziyette.

Genelde doğu toplumlarını özelde ise Müslüman toplumları

incelerken en çok başvurulan terimlerden ikisi ise devrim ve muhafazakarlık

olarak öne çıkıyor. İkinci Cihan Harbi sonrasının soğuk savaş olarak

adlandırılan sürecinde, safların çok net bir biçimde belirginleştiği,

etken-edilgen ilişkisinin gün yüzüne çıktığı, egemen-mahkum portresinin tüm

unsurların kılcal damarlarına kadar hissedildiği bir zaman diliminde, batı

merkezli tasnif çalışmaları “olmazsa olmaz” bir hal aldı demek mümkün. Bu

itibarla ‘kendi devlet geleneğinden başlayarak toplumsal dinamiklerinden, tarih

algısına, bireyden, ekonomik çıktılara kadar tüm hayatı tanzim eden değerler

sistemi unutulmuş ve yerine sözü geçen bu sınırlamalar almıştır’ kabulü oldukça

makul.

Peki bugüne model teşkil eden ilk İslam Toplumu bu iki

kavramdan hangisi ile açıklanabilir Yapılacak açıklamalar, anlamlandırmalar

rasyonel, objektif ve en önemlisi ahlaki bir değerlendirme yapmamıza ne kadar

yardımcı olabilir Yahut bu seçenekli dayatma arasından birinin ya da bir

kaçının tercih edilmesine ihtiyaç var mıdır Örneğin; mevcut bir oligarşiyle

savaşarak, –ki bu savaş hemen her anlamda yapılmıştı- mevcut statükoya kafa tutarak

kazan kaldıran ilk İslam Toplumu ‘devrimci’ bir karaktere sahiptir demek,

batının rengini verdiği devrimcilik düşüncesini merkeze alarak bir okuma

yapmak, yapılacak değerlendirmeleri sıhhatli kılabilir mi Devrimin

sınırlarının ne olduğu, batı toplumlarındaki tarih felsefesinin önermesi olan

‘değişimin sürekliliği’ sorunsalı bu durumu izaha çalışırken anlamlandırmayı

akamete uğratacak ögeler olarak kabul edilebilir mi Ya da yukarıda zikredilen

endüstrileşme süreci sonrasında mecburi bir istikamet olarak farklı konumlanan

ve endüstrileşme ile beraber yeni yaşam biçimlerinin ortaya çıkmasıyla oluşan

yeni duruma mukavemet etmek, karşı mücadele yürütmek için yeni bir cephe inşa

eden son dönem İslam Toplumları muhafazakarlaşma temayülüne mi girmiştir Yani

modernizmin eskiye dair ne varsa atılması ve sürekli olarak yeninin talep

edilmesi gerektiği iddiası ile oluşan tüketim toplumuna karşı kendi yaşam

biçimini savunma yoluna giren Müslüman toplumlar tutucu/muhafazakar mıdır Bir

tarafta sosyal adaleti, emeği, birey hak ve hürriyetlerini garanti altına alan

bir düşünce, öbür taraftan bu tip unsurları ‘ne pahasına olursa olsun’ korumayı

amaçlıyorsa devrim ya da muhafazakarlık düşüncesi sözü geçen değerler sistemine

dar gelen bir libastan başka ne olabilir.

İsmail Kara’nın da ifade ettiği gibi moderniteyle beraber

varlık sahasına çıkan ‘İslamcılık düşüncesi bu kabil soruları sorarken

beslendiği kaynak olan; din ve onun pratiği olan medeniyetin öz terimlerinden

bazılarını izole ederek ya da belli noktalara indirgeyerek gerçekten çözüm

üretebilir mi’ sorusu üzerinde durulması gereken en önemli sorulardan biri

belki de. Zira modern dünyanın girift sorunlarına yanıt verme noktasında

oldukça cesur davranan İslamcılar, salt batılı terimler üzerinden “bilginin

İslamileştirilmesi” yoluna girerken kaynağı ne olursa olsun gelecek

eleştirilerin ilk muhatabı olarak çıktılar meydana. Bu meyanda yanıt verme

motivasyonun baskın gelmesi zihinsel bir gayreti beraberinde getirse de

İslam’ın batıya karşı salt akli unsurlarla ifade edilmesi yolunu da açtı.

Sorular sorma, yanıt arama ve mevcudiyet kaygısı ile mücadele etme yolunu seçen

idealist İslamcılar bir yönüyle isimlendirilmemiş Müslüman yığınlara

bilinç/bilinçlendirme anlamında önderlik etme kaygısı güderken diğer yönüyle de

sözü edilen yığınlardan ayrılan entelektüel bir azınlık olarak tanımlanabilir.

Sözü geçen batılı kavramsallaştırmaların özellikle siyasi

ayağında en belirgin örnekleri olarak kabul edebileceğimiz Zbigniew Kazimierz

Brzezinski’nin Satranç Tahtası, Yoshihiro Francis Fukuyama’nın Tarihin Sonu

tezi ve Samuel Huntington’un Medeniyetler Çatışması gibi önermelere karşı Ahmet

Davutoğlu’nun Medeniyetlerin ben-idraki ve Richard Falk’ın Küreselleşme ve Din

gibi cevap gayretleri kafi geldi mi sorusu üzerinde durulması gereken önemli

bir durumu ifade ediyor vesselam.