Devrim Otomobili ve hikâyesi

Abone Ol

27 Mayıs’tan sonra TSK’nın siparişi ile yapımına teşebbüs edilip Menderes’le arkadaşlarının idamını maskelemek için kullanıldıktan sonra vazgeçilen Devrim Otomobili, önemli bir fenomen… Yeni baskısı yapılan hikâye kitabım bunu konu edinen tek kitap. 29 Ekim 1961 günü Cumhuriyet Bayramı törenlerinde, o günlerde devlet başkanı olan Cemal Gürsel’in bindiği, sonra da unutulduğu için her zaman bir talihsizlik gibi hatırlanan Devrim Otomobili, aslında yakın tarihimizin ilgi çekici olaylarını ve gelişmeleri sergilemektedir.

Bu ilk Türk otomobilinin yapımı ile ilgili heyecanı konu edinen Devrim Arabaları adlı filmin gösterime girmesiyle bir kere daha gündeme gelmişti. Üzerinde Devrim Otomobili yazlı tek kitabın yazarı olduğum için de Tv Net televizyonunun Kayıp Tarih programına beni davet etmişler ve bu otomobilin macerası ile ilgili görüşlerimi sormuşlardı.

İlk gençlik yıllarımdaki heyecanlarla bu toplumun önemli dönemeçlerini anlatmaya çalışan Devrim Otomobili adlı hikâye kitabındaki metinler sadece bu otomobili anlatmıyor; bununla birlikte kitapta yer alan hikâyelerde 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül ve 28 Şubat askeri dönemlerinin bugüne kadar henüz yazılmamış traji-komik durumları konu edinilmiştir. Kitaba adını veren ilk hikâye bundan 20 yıl kadar önce yazılmış ve bir dergide yayınlanmıştı. On yıl önce Devrim Otomobili adlı kitapta topladığım hikâyeler basılınca da isminden ötürü farklı dikkatlere konu oldu. Bazıları bu kitapta anlatılanları, “Binmişiz bir alâmete, gidiyoruz kıyamete!” şeklinde siyasî yorumla değerlendirdiler, ama benim derdim insanımızı anlatmak.

SANAYİLEŞME SEMBOLU OLAN OTOMOBİL

Öz olarak, bir kitapta siz ne anlatırsanız anlatın herkes istediğini anlıyor. Elbette bir olayın kendisi başka hikâyesi başkadır. Fakat otomobilin doğurduğu heyecan unutulamaz.

Bence Devrim Otomobili askeri yönetimle sivil inisiyatifi bir araya getiren önemli bir sembol olarak ele alınmıştır. Çünkü Osmanlı Devleti’nin yıkılmasıyla Cumhuriyet yönetiminin yeterince gelişememesi ve dünyada hak ettiğimiz yeri alamaması, bizim için milli bir meseledir ve temeli de sanayi devriminin hakkıyla gerçekleşmeyişi ile ilgili. Bunun ancak asker-sivil bürokrasi ile siyasî iradenin birlikte karar vermesi ve dış etkenlerden kurtulmasıyla mümkün olduğunu ortada. Japonya sanayi devrimini tamamladığı için imparatorluğu ayakta...

İşte böyle milli bir proje 27 Mayıs yöneticileri tarafından ortaya atılmış ve basın ile kamuoyu da buna destek olmuştur. Hatta o dönemde İstanbul Teknik Üniversitesi’nde Motor Enstitüsü Müdürü bulunan Doç. Dr. Necmettin Erbakan da çeşitli konferanslarla ve askeri yetkililere verdiği brifinglerle bu projeye ilmî destek vermiş, yeterli donanıma sahip bir motor fabrikasının kurulabilmesi için çalışmalar yapmıştır. Fakat Erbakan’ın projesinin çok geniş imkâna bağlı olduğunu gören askeri yönetim, küçük bir bütçe ile 130 gün gibi kısa bir zamanda dört otomobilin ikisi yapılarak 29 Ekim 1961 günü Cumhuriyet Bayramı törenine yetişmesini istemiştir. Eskişehir Cer Atölyeleri’nde gerçekleştirilen bu otomobillerin yapımına başlanmış ve istenen tarihe yetiştirilmiştir. Çünkü Ulaştırma Bakanlığı’ndan gelen yazıda, “Ordunun cadde binek ihtiyacını karşılayacak bir otomobil tipinin geliştirilmesi” görevinin TCDD İşletmesine verildiği ve bu amaçla 1.400.000.-TL ödenek ayrıldığı belirtiliyordu.

Demek ki, aslında halka duyurulan ve milletin beklediği hedeften eser yoktu. O yüzden Cumhuriyet Bayramı törenlerinde bunlardan birine binen Cemal Gürsel 100 metre sonra benzin olmadığı için duran otomobilden inip ötekine binince, tarihi bir söz söylemişti.

“Otomobil yaparız Garp kafası, benzin koymayı unuturuz Şark kafası!”

Bu sözü manşet yapan tetikçi basın, o gün ikinci Devrim Otomobili’ne binen Cemal Gürsel’in tören gezisini bu otomobille tamamladığını da yazmadı. Kısacası, “Ordunun cadde binek ihtiyacını karşılayacak bir otomobil tipinin geliştirilmesi” mümkün olmuş, bu araca devlet başkanı binmiş, ama basın aleyhinde yayınlar yapılarak üretimi önlenmiştir.

Devrim Otomobili 150 yıldır bitiremediğimiz asker-sivil çekişmesi yüzünden başaramadığımız sanayi devriminin çarpıcı bir sembolüdür ve monografik çalışmalara konu olması gerekir. Devrim Otomobili’nin kaynak ve insan yönetimi açısından sembolik değerini anlatacak çalışmaların yapılması, daha sonra belgesellerle dramalar beklenirdi. Bir paşa çocuğunun daha önce yaptığı Gelibolu filmi gibi Devrim Arabaları filmi de gerçeği çarpıtmıştır.

Bu otomobilden yıllarca önce uçak yapıp satan Tahsin Demiray’ı CHP iktidarı İnönü Dönemi’nde nasıl engellemişse, onun güdümündeki 27 Mayıs Cuntası da otomobil yapabilecek kapasiteyi görmüş, öncelikle kendileri için “binek ihtiyacı” için sipariş vermiş, sonra da imal edilen otomobili dış güçler, montaj sanayii ile tetikçi basını kullanarak önlemiştir.

Bunlarla ilgili resmi sitede şu not var: “1961 yılında 4 adet üretilen DEVRİM Otomobillerinden sadece birisi günümüze ulaşmıştır. TÜLOMSAŞ Müzesi bahçesinde, özel olarak yapılan camlı garajda muhafaza edilen DEVRİM Otomobili halen çalışır durumdadır.”

DEVRİM OTOMOBİLİ’NDEKİ HİKÂYELER

Hikâyeci ve denemeci Hüzeyme Yeşim Koçak’ın Konya’da yayınlanan dergilerden birinde, Ekim 2006’da yayınlanan ve Devrim Otomobili’ni konu edinen yazısından şu iktibasa yer vererek, kitaptaki hikâyeleri ilgilenenlere tanıtmak iyi olur diye düşündüm.

“Manevî nakışlarla süslü, okuyucuyla bir gönül köprüsü kurarak, işlevsellik kazanan hikâyeler” diye nitelendirdiği metinleri, konularını özetleyerek şöyle değerlendiriyor:

“Gerçek hayat kesitleri ve farklı karakterlerin yer aldığı hikâyeler, okuyucuyu kendi derinliklerini keşfetmeye, kendi uygarlığımızın izlerini takibe ve bir medeniyet yürüyüşüne çağırıyor... Belki bütün bir Cumhuriyet devrinin ana hatlarıyla özeleştirisi, aksaklıklarını veriyor; ama kurtuluşumuza dair ipuçlarını da gösteriyor.

Kitapta ince espriler ve ustalıklı iğnelemeler, yer yer yumuşak tonlu bir mizahla, keskin fikirlere geçiş yapılıyor.

En ilgi çekici hikâyelerden biri olan Devrim Otomobili; sadece montaj sanayisiyle değil, bünyeye uymayan devrimlerle de ileri gidilemeyeceğini işaretleyen bir hikâye.

Kitapta, kadın sorunundan, dünürlük gibi sosyal konulara kadar ilginç hikâyeler yer alıyor... Söz gelişi, “Bulgur Pilâvı”, İnönü devrindeki zulümlere değindiği gibi; paralel bir anlatımla Anadolu kadınının çaresizliğini; “Sınav Kâğıdında Gözyaşları” ise, artık kangrenleşmeye yüz tutmuş başörtü meselesini içli bir üslupla dile getiriyor.

“Trampet Sopaları”nda, telefondaki diyaloglarla, 27 Mayıs İhtilâli ortamındaki karanlık hava; milletinden kopuk, halkını sevmeyen idarecilerin yaptığı haksızlıklar, davalarına sahip çıkmayan insanlar ironik bir dille anlatılıyor.

“Son Osmanlı”; ancak kültürel mirasımıza, değerlerimize sahip çıkıp kalıcılığını sağlamakla, insanî öze dönüşle; hem fert ve hem de millet olarak “sürekliliğe”, sonsuzca yaşayacağımız fikrine sarılan bir hikâye…

Kitabın en sempatik hikâyesi “Kilisede Sersem Güvercinler”; unutulmaz Karadenizli karakteriyle, okuyucuyla doğrudan bir iletişim içine giriyor. Anadolu insanının sıcaklığını yansıtırken bir taraftan ruhsal enerjiyle dolup taşan bu güzel gönüllü insanın tebliğ hizmeti için çırpınışlarını vurguluyor; diğer taraftan çarpıtılmış Hıristiyanlığın tenakuzlarını, ‘kendi güneşini kaybetmiş’ insanımızın ikilemlerini usta işi bir mizahla aksettiriyor.

“Her Devrin Velisi”; bir kâmil insanın portresini çiziyor bize… Allah delisi, sonsuz aşkın temsilcisi insanların şahsiyeti etkileyici bir dille sergileniyor... Ben Fehmi Bey’in, kalabalıkların ortasındaki ‘Allah!’ diye haykırışını, bir meydan okuyuş, aşkın çağlar üstü gücünün ve sayısız varoluşlarının tipik bir belirtisi gibi de saydım.

Gene, Kilisede Sersem Güvercinler, Kavun Meselesi, Kül Tablası gibi hikâyeler, tasavvuf erbabıyla ilgili, ideal insanın özelliklerini bize hatırlatan; aşk esintileriyle yazılmış, birbirini tamamlayan hikâyeler.

“Kül Tablası”; başta çıktığı hedefini kaybetmiş, yönünü yitirmiş, idealizmi külleşmiş bazı insanların acıklı öyküsünü de içeriyor. Gülleşmeye talipken...

“Üç Odalı Yalnızlık”; yazarın sanat, hayat algılayışı ve 12 Mart sonrası darbe atmosferinin edebiyat dünyasını etkileyişleri; bazı savruluş ve dönüşümleri anlatan bir hikâye.

Emanet Dolabı isimli hikâyesinde ise, ‘çağdaşlık’ derken ‘çağdışı’ kalan, ‘Devrim’ diye tuttururken ‘yobazlaşan’, kafalarını “dolaplara” hapsetmiş, ‘aslî emanete’ yabancılaşmış emanet kafaların nefis hicvi yer alıyor.

İhbar Mektupları ise, gene 12 Eylül sonrası yozlaşmasının ortaya dökülüşü...

Neticede Devrim Otomobili, otomobilin niçin yürümediğini güzelce anlatan; gönlü gözden çıkaranlarla, gönül medeniyeti kuranlar arasındaki farkı bilgece sunan, esaslı bir kitap.”

Evet, bu ülkede geri kalmışlığımızın tarihini anlatmanın çeşitli yolları var, bu da öyle bir deneme olarak önemli!