Devlet olgusunun ne olduğu konusunda ileri sürülen görüşlerin, birbiriyle çatışan öğretilerin ne birini, ne de bir kaçını birleştirmek suretiyle ideal bir devlet yapılanması gerçekleştirmek herhalde güç bir iştir. Aynı şekilde devlet olgusunu hiç bir fikri esasla ilgili görmeyerek, bütünüyle insiyaki eğilimlerin pratik ve pragmatik akışına bırakmak da, basitin ötesinde, tüm insani ve mukaddes değerleri yok sayma anlamı içerir.

Bununla birlikte devlet olgusu, ister kuramsal bir görüş ile, ister bir öğretiyle (doktrin) ya da muhtelif (sentez) görüş veya öğretiyle ilişkilendirilerek temellendirilmiş olsa bile, burada yüzde yüz bir ayniyet, özdeşlik ve tam bir uyum beklenmemelidir. Çünkü ideal olan ile gerçek olan, muhayyel olan ile mümkün olan arasındaki fark, hiç bir zaman giderilemiyecek fasıla ya da mesafe mahiyet gereği varolacaktır. Aslında bu fark ya da mesafe, bir başka açıdan itici güçtür, dinamizm sağlayan bir unsurdur. Sözgelimi bir Müslümanın nazarında, olgu olarak dünya bir gerçekliktir, bir mümkün olan (mümkinât) dır. Varlığı, varoluşu, hayatı, mutluluğu vb. mümkün olan bu dünyaya hasreder, onunla sınırlı sayarsa, bunların mahiyeti ve anlamı, dolayısıyla önem ve değeri adeta gelip-geçici boyutta somutlaşır. Daralır. Oysa dünyayı bir hazırlık yeri ve hazırlık evresi, bir başka ifadeyle, Hadis-i Şerif te işaret edildiği üzere "bir tarla", bir ekim yeri olarak değerlendirirse, mahiyeti de, anlam ve önemi de kendiliğinden farklılaşır. Ahiret böylece ideal bir boyut kazanır. -Onun için bir Müslümanın gözünde, mesela ölüm, kendiliğinden korkulan birşey değildir. Aynı şekilde istenen bir şey olmadığı gibi.

Demek oluyor ki, somut gerçekliğiyle dünyaya bağlı kalmak ile, ideal (örneğimizde ahiret) esas alarak dünyayı değerlendirmemiz bütünüyle farklıdır. Kaldı ki, dünyayı kavramaya çalışmamızda, ideal olanın bir takım tezahürlerinden yardım almak durumundayız. Böylece dünyayı ideal olanın tezahürleri penceresinde değerlendirir, anlamlandırır ve önemli kılarız. Sözgelimi bu tezahürleri aile, toplum, millet, ümmet şeklinde kavramlaştırırken, bir diğer açıdan adalet, hak, özgürlük, hukuk, insan haysiyeti, iffet, namus, kanaatkârlık gibi değerler halinde algılar ve özümleriz. Bu değerlerin gözetilmesi, mesela zühd ve takva, amiyâne deyimle "dervişâne" bir hayat tarzının benimsenmesine götürür bizi. Tıpkı Ebu Zer Gıfari (r.a.) örneğinde olduğu gibi. Ya da dünyanın somut gerçekliğini esas alarak bencillik, hırs, sefahat vb. nihayet bulan bir yaşama tutkusuna yönelen Kuzman örneğinde veya benzeri başka örneklerde olduğu gibi.

Bu bağlamda devlet olgusunu, bir değer ya da değer bütününün tezahür ettiği bir "mansüb" olarak tanımlayabiliriz. Nitekim onu tanımlama babında ele aldığımızda başvurduğumuz ölçüt, çoğunlukla ve öncelikle adalet olmaktadır. Güvenlik, huzur, refah, gelir dağılımı gibi devlete yüklediğimiz yükümler ya da işlevler (fonksiyonlar) adaleti içkindir.

İslâm ve bir ölçüde İslâm öncesi Türk Kültürü, devlet olgusunun bu kavranılışını yakın zamanlara kadar tevarüs ettirdi, sayısız badirelere, beklenmedik değişim ve dönüşüm zorlamalarına rağmen bunu korudu. Üstelik yeni açılımlar sağlayıcı yönleri de işâret etti. Milletimizin bilinç altında ya da ma şeri şuurunda kökleşmiş bu kültür, devlet olgusunu kavramasında adeta sabit kademde tuttu.

Ne var ki, somut göstergeler halinde bu kültürün beslediği devlet olgusu, 80 li yıllardan itibaren, adeta dayanaklarından ustaca, daha doğrusu sinsice ayrıştırıcı bir yöne ve sürece yönlendirildi. Devlet bilincinin sine quo non, olmazsa olmaz şartı olan adalet değer olarak örtülmek suretiyle, devlet kaba ve kahhar bir güç, bir zor şeklinde tasvir edilmeye başlandı. Gerçi bu konuda umulan sonuç henüz tam olarak gerçekleşmiş sayılamaz ama devlet bilinci mahiyet ve istinadını, salınımlı bir süreçte tutar gibidir. Benzetme yerindeyse "kaht-ı ricâl" (devlet adamlığı yitimi)den çok "kaht-ı devlet" (devlet bilinci yitimi)ten sözedilse sezâdır sanki. Göstergesi haddinden fazla: "Medeniyetler İttifakı"ndan tutun "dünya devleti olma" ya da "vizyon politikası"na varıncaya kadar bir takım tanımlar ileri sürülürken, devlet bilinci Kaf Dağı nın arkasında unutulmuş gibidir. (Oysa devlet bilincinin, bir başka ifadeyle değer olarak devlet olgusunun nisyâna bırakılması, kaba ve zor güçten ibaret bir "iktidar maslahatı"na râm eder öncelikle siyasetçiyi. Cemal Süreya nın, Koca Sinan için düştüğü beyti tersinden eğretilemeyle burada hatırlayabiliriz:

"Bütün mimarlar, mühendisler yüksek de,

Bir sen kaldın alçak, ey Sinan Usta!"sını;

"Bir kısım tüccarlar, siyasetçiler yüksek de

Bir sen kaldın alçak, ey Devlet Uca!" (*) şeklinde söyleyebiliriz.

(*) Uca: Yanılmıyorsam Azeri Türkçesinde "Yüce, Yüksek" anlamındadır.