Devlet-Millet bütünleşmesi ve yeni cumhurbaşkanı

Abone Ol

Türk devlet geleneği, Oğuz Kağan dan bu yana belli özelliklere sahip. Bunlardan en önemlisi, devlet yöneticileri ile millet çoğunluğunun aynı telakkilere sahip olması ve aynı dine inanmasıdır. Esasen bütün büyük devletlerde, devlet başkanı aynı zamanda milletin dinî ve millî değerlerine sözcü olarak din görevlilerini de tayin eder. En azından dini kurumları denetleyecek memurları vardır.

Kutluğ Devleti ndeki IV. Bilge Kağan, millet çoğunluğundan önce ilkeleri çok belirsiz hale gelen Gök Tanrı dinini terk ederek Budizmi kabul eder, ama halk bunu benimsemez. Kurultay toplantısında Kağan a ya dinini değiştirmesini ya da devlet başkanlığından vazgeçmesini teklif ederler. O da Budizmden vazgeçer, milletinin dinine döner.

Bunun tersi, Karahanlılar döneminde Saltuk Buğra Han yönetiminde gerçekleşir. Rivâyetlere göre, o dönemdeki pek çok Uygur Türkü gibi gizlice Müslüman olan Saltuk Buğra Han, rüyasında Peygamberimizi görür ve dinini tebliğ etme emri alır. O da Kurultayı toplayarak durumu şöyle ifade eder:

Ya siz de benimle birlikte Müslüman olursunuz, her bakımdan anlaşan bir devlet hâline geliriz yahut da benden ayrılır, benimle birlikte olanlarla savaşmak zorunda kalırsınız... Bunun üzerine, zaten çoğunluğu Müslüman olmuş ve İslâm a ısınmış olan halk, çok sevdikleri Saltuk Buğra Han dan ayrılmak istemezler, birkaç gün içinde büyük çoğunluk açıkça Müslümanlığı benimser. Böylece, devlet-millet birliği sağlanmış olur. Bin yıllık devlet geleneği yeniden sağlanmış olur.

Batılı devletlere baktığımızda durum sanki aynı: Onlarda da bu anlamda çatışma yoktur. Çağdaş demokrasinin beşiği sayılan İngiltere de Kral veya Kraliçe, aynı zamanda kilisenin başıdır. ABD başta olmak üzere, batılı ülkelerin büyük çoğunluğunda seçilenlerle mahkemede tanık olanlar hep Kutsal Kitap üzerine yemin ederler. Bu da onların laik veya seküler sayılmasını önlemez.

Devlet millet bütünleşmesi

200 yıldan beri devlet yöneticilerimiz ile millet çoğunluğu arasında, dini anlayış bakımından önemli farklar ortaya çıktı. Üçüncü Selim yapmak istediği yenilikler konusunda ulemâ ile ters düştüğü için tahttan indirilmiştir.

İkinci Mahmud ise, yeniliklerinden hoşlanmayan halk tarafından "gâvur padişah" diye anılmıştır. Son devir padişahları ile tarikat erbâbı arasındaki ilişkiler de pek sağlıklı değildir. Üçüncü Selim in Mevlevilere gösterdiği yakınlık fitneye yol açmış, sonra Bektaşiler başta olmak üzere, bazı tarikat mensupları bürokrasiden uzak tutulmuştur. Böylece, şeriat ve tasavvuf, bâtın ile zâhir bütünlüğü ilk dönem Osmanlılarındaki kadar sağlıklı olmadığı gibi, halk ve padişah da aynı kanaatte değildir artık.  Devlet ile millet arasındaki mesafe giderek büyümeye başlar.

Sultan İkinci Abdülhamid in tek başına yürüttüğü ve bürokrasi ile aydınlardan yardım görmeyen çabaları sonuç vermez. Ondan kısa bir süre sonra girmek zorunda kaldığımız Birinci Dünya Savaşı ile bu parçalanmanın en büyük yaralarını alırız. Çanakkale Savaşı ile bundan güç ve cesaret alan İstiklâl Savaşı yıllarında görülen devlet-millet bütünleşmesi sağlanarak toplum yeniden bağımsız bir devlet kurar. Çünkü sağlıklı bir toplumda devlet milletin organize olmuş şeklidir. Bizim bunu geliştirmemiz demokratikleşmeyle mümkündür. Bu olmadıkça gerçek birlik söz konusu olamaz.

Maalesef son iki yüzyıldan beri yaşanan devlet-millet çatışması, seferberlik ve savaş yılları ile benzeri şartlar dışında görülüyor, o yüzden de bu toplum zaman zaman kan kaybediyor. Bazı istisnai dönemlerde gördüğümüz bütünleşme sürekli sağlanamazsa, resmî ve özel kuruluşlar birbirini yiyen kanserli hücrelere benzemekten kurtulamaz. Asker-sivil bürokrasi ile aydınlar çok sorumlu

Devlet ve millet zıtlaşması büyüdükçe, çatışmalar arttıkça bu toplumun düşmanları kârlı çıkar. Bu anlamda gerilim politikasından medet ummak, devlet veya millet taraftarı olarak ortaya çıkıp menfaat sağlamak, tek kelimeyle ahlâksızlık. "Madem öyle işte böyle!" mantığıyla hareket yanlıştır.

Darbe dönemlerinde cuntacılara göre devletçilik yapanlar, zulmü alkışlayıp zâlime keyif bağışlayanlar çoğaldıkça vicdanlar kanamıştır. Hak ve hakikat duygusuyla yaşayan insanlar, bu çatışmada ne devletten, ne de milletten yana olabilir; çünkü tepkici tavırlar yanlış kararlara yol açar. Bu da insanı en yakın dostuyla farklı kanaatlere götürebilir. Böyle bir ortamda millete sözcülük yapanlar, öncelikle istişare ile görevlidir. Bundan başka bir yolla kimse kimseye misyon biçip görev veremez. İslâm ın Şûra emri ile Türk devletinin kurultay kurumu birleşince geleneğimiz yaşatılmış olur. Bütün bunların batılı demokratik geleneklere zıt olmadığı da herkes tarafından biliniyor.

Bu ülkede pek çok şeyin ters gittiği, ayakların baş olduğu, kanun ve yönetmeliklerin yanlış yapıldığı, doğru olanların da yanlış bir mantıkla uygulandığı söyleniyor. İdari, siyasi ve mali yolsuzlukları gizlemek için sık sık irtica hortlatılıyor, zulüm ve haksızlık alıp başını gidiyor. Bu yüzden de yıllardır kötü idare edilerek sahipsiz ülke görüntüsünden kurtulamıyoruz.

Yeni Cumhurbaşkanını bekleyen temel meseleler

11. Cumhurbaşkanı seçilen Abdullah Gül, seçimden sonra TBMM de yaptığı teşekkür konuşmasında, herkese kapısını açık tutacağını ifade ederek önemli şeyler söyledi. Bunlar arasında, laikliğin din ve vicdan özgürlüğünü ihtiva ettiğini belirterek, farklı inançlara mensup insanların birlikte yaşayabilmesi için gereken sosyal barışın sağlanmasında da katkısı olabileceğini ifade etti.

Bu ifadelerden yola çıkarak, laikliğe yüklenen bu yeni fonksiyonla birlikte, taslak halindeki yeni Anayasa da laikliğin daha kapsamlı bir şekilde tarif edileceğine de hükmedebiliriz.

Demek ki, birinci temel mesele, Anayasa da yer alan laiklikten ne anlaşılacağı hususu

İkincisi de buna bağlı olarak bu ülkede yaşayan insanların hak ve hürriyetlerden yeterince eşit bir şekilde faydalanamaması   Sayın Gül ün sözünü ettiği kadın-erkek eşitliğinden önce, kadın-kadın veya erkek-erkek, kısacası "imtiyazsız, sınıfsız" demokrat bir Cumhuriyet vatandaşı olabilmek

Sanıyorum ülkemizin en önemli ve en öncelikli meseleleri bunlar.

Bir de şuna açıklık getirilmesi lazım: Bizden başka bir ülkede hükümet-devlet ayrımı bu kadar kesin değil. Sanki seçilmişler hükümet de bunlar tarafından atanmışlar devleti oluşturuyor. Tuhaf

Bu kargaşa içinde güme giden tuhaflıkları şöylece sıralalım:

Ülkenin temel meselelerinde hükümetler mi söz sahibi, yoksa başkaları mı, belli değil. Sorumsuz cumhurbaşkanları, hiçbir krizden etkilenmeden her işin sorumluluğunu başkalarına yükleyerek Çankaya da nasıl oturabiliyor, anlamak mümkün değil. Başbakan Yardımcıları ile Bakanlar bile emirlerindeki memurlardan şikayet ederse, burada piramidin ters oturduğu söylenemez mi

Evet, bu ülke tam bir tepetaklak ehram görüntüsü ortaya koyuyor. Böyle daha fazla ayakta duramayız. Zaaf içinde bir hükümet, zavallı ve ürkek muhalefet, kendisini bile koruyamayan parlamento, her işe karışan ordu mensupları ve sorumsuz uzmanların belirlediği sosyal politikalar...

2000 yıllık bir devlet geleneği olan bir millete bu günkü yönetim yapısıyla en büyük ceza verilmiş, ayaklarına pranga geçirilmiştir. Bu millet, horoz pazarına sürülmüş deve gibi... O yüzden ucuza gidiyoruz, her fırsatta kriz üstüne kriz geliyor... Bunlardan bizi kurtaracak insanlar, İstiklâl Savaşı kahramanları gibi birer kahraman olacaklardır. Burada Cumhurbaşkanı da öncüdür elbette