Devlet aklı mı, emperyal aklın ambalajı mı?

Abone Ol

Son günlerde nereye baksak aynı cümleyi duyuyoruz:

“Bu devlet aklıdır.”

Televizyonlarda…

Gazetelerde…

Sosyal medyada…

Her tartışmanın sonunda birileri çıkıyor ve sanki bütün soruları susturacak sihirli bir cümle bulmuş gibi aynı ifadeyi tekrarlıyor:

“Devlet aklı.”

Peki nedir bu devlet aklı?

Vatandaşın bilmediği ama birilerinin bildiği gizli bir hikmet mi?

Yoksa sorgulanmasın diye kararların üzerine yapıştırılan etiket mi?

Ben vatandaş olarak bunu anlamakta zorlanıyorum.

Çünkü ortada basit bir mesele yok.

Yaklaşık kırk beş yıldır bu ülke PKK terörüyle mücadele etti.

Binlerce askerimiz şehit oldu.

Binlerce polisimiz şehit oldu.

Öğretmenlerimiz, korucularımız, sivillerimiz hayatını kaybetti.

Milyarlarca dolar harcandı.

Anneler evlatsız kaldı.

Çocuklar babasız büyüdü.

Millet olarak çok ağır bedeller ödedik.

Şimdi ise dönüp bize, “Terörsüz Türkiye” ve “barış süreci” hedefiyle yeni bir dönemin başlatıldığı söyleniyor.

Üstelik bütün bunlar anlatılırken şu cümle ekleniyor:

“Bu süreç devlet aklıyla yürütülüyor.”

Elbette terörün bitmesini, annelerin gözyaşının dinmesini, bu ülkenin artık acı yaşamamasını herkes ister.

Buna kimsenin itirazı olamaz.

Ancak vatandaş olarak şu soruyu da sormak hakkımızdır:

Eğer bugün izlenen yol devlet aklının gereğiyse, kırk beş yıldır izlenen yol neydi?

Binlerce şehit verdiğimiz, milyarlarca dolar harcadığımız, nesiller boyunca ağır bedeller ödediğimiz o yıllar hangi devlet aklın tercihiydi?

Dün doğru olan oyduysa, bugün ne değişti?

Milletin zihnini meşgul eden asıl mesele budur.

Çünkü yıllarca terörle mücadele adına fedakârlık yapan, evlatlarını toprağa veren ve bunun bedelini ödeyen bu millet, bugün yaşanan değişimin gerekçesini öğrenmek istemektedir.

Bu beklenti ne ihanetle ne de düşmanlıkla açıklanabilir.

Tam tersine, demokratik bir toplumda vatandaşın olup biteni anlamaya çalışması en tabi hakkıdır.

Beni asıl düşündüren ise meselenin uluslararası boyutudur.

Ortadoğu’nun son yüz yılına baktığımızda aynı senaryoları görüyoruz.

Önce etnik ayrılıklar körükleniyor.

Sonra kardeşler birbirine düşürülüyor.

Ardından sınırlar tartışmaya açılıyor.

Ve nihayet bölünmüş toplumlar üzerinde yeni hesaplar kuruluyor.

Dün Sevr ile yapmak istediklerini bugün farklı yöntemlerle yapmaya çalışanların varlığını görmezden gelemeyiz.

Bu coğrafyada emperyalizm hiçbir zaman hayır kurumu gibi davranmadı.

Dün petrol için geldiler.

Bugün enerji koridorları için geliyorlar.

Dün işgal ettiler.

Bugün proje üretiyorlar.

Dün tankla geldiler.

Bugün diplomatik metinlerle geliyorlar.

Bu nedenle vatandaş olarak şu soruyu sormak zorundayım:

Acaba bize “devlet aklı” diye anlatılan her şey gerçekten devlet aklı mı?

Yoksa emperyalizmin bölgeye ilişkin bazı projeleri yeni bir ambalajla mı önümüze konuluyor?

Bakınız…

Daha düne kadar terör örgütüne karşı en sert söylemleri kullananlar bugün farklı cümleler kuruyor.

Daha düne kadar herkesi “terörle arasına mesafe koymamakla” itham edenler, bugün aynı konuda bambaşka bir söyleme sarılmış durumdalar.

Elbette yeni şartlar yeni kararlar doğurabilir.

Ama o zaman milletin aklına gelen sorulara da cevap verilmelidir.

Çünkü demokrasi, vatandaşa “Sus, devlet bilir” demek değildir.

Demokrasi, vatandaşı ikna edebilmektir.

Kimse kusura bakmasın.

Benim için devlet aklı; milletin vicdanını ikna eden akıldır.

Milletin aklıyla alay eden değil.

Son yıllarda sık sık “büyük projeler”, “yeni süreçler”, “tarihi adımlar” duyuyoruz.

Fakat aynı dönemde ABD’den gelen açıklamalara da bakıyoruz.

Bölgeye ilişkin yapılan planlara da bakıyoruz.

Haritalara da bakıyoruz.

Ve ister istemez şu soru akla geliyor:

Acaba bu coğrafyada oynanan oyunun tamamını görebiliyor muyuz?

Yoksa bize sadece görmek istenilen kısmı mı gösteriliyor?

İşte bu yüzden ben “devlet aklı” denildiğinde alkışlamadan önce düşünmeyi tercih ediyorum.

Çünkü tarih göstermiştir ki milletler bazen dışarıdan gelen tehditlerle değil, sorgulamayı bıraktıkları zaman kaybederler.

Gerçek devlet aklı, milletin aklından korkmaz.

Ama bir gün milletin her sorusuna sadece “devlet aklı” cevabı verilmeye başlanmışsa, işte o gün vatandaşın daha fazla düşünmesi gerekir.

Çünkü devlet aklına saygı duymak başka şeydir.

Devlet aklı adı altında önümüze konulan her şeyi sorgulamadan kabul etmek ise bambaşka bir şeydir.

Ve son olarak…

Geçtiğimiz günlerde ABD’nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack’ın gazetelere yansıyan açıklamalarını okudum.

Barrack, ABD Başkanı Trump’ın bu süreçle ilgili yaklaşımını aktarırken şu ifadeyi kullandı:

“Trump, çözüm olarak onlara meşruiyet vermeliyim dedi ve şu anda olan da budur.”

Bu cümleyi okuduğumda ister istemez durup düşündüm.

Çünkü yıllardır bize “devlet aklı” diye anlatılan bazı gelişmelerin ardından, ABD cephesinden gelen böyle bir açıklama insanın aklına yeni sorular getiriyor.

Tam da burada vatandaş olarak şu soruyu sormak gerekiyor:

Meşruiyetin kaynağı millet midir, yoksa emperyal merkezler mi?

Eğer bir ülke, emperyal merkezlerin bölgeye ilişkin plan ve projelerini uygularken aldığı dış desteği “devlet aklı” olarak sunmaya kalkarsa, milletin bunu sorgulamadan kabul etmesini beklemek mümkün değildir.

Ancak millet hafızası güçlüdür.

Kimin millet adına, kimin emperyal projeler adına konuştuğunu er ya da geç ayırt eder.

Bu yüzden ben hâlâ aynı soruyu soruyorum:

Devlet aklı mı, yoksa emperyal aklın ambalajı mı?

Tarih boyunca emperyal güçlerin verdiği meşruiyetin bedelini milletler ödemiştir.

Dilerim bu kez de aynı projeler, farklı ambalajlarla milletin önüne konulmuyordur.

Çünkü gerçek meşruiyetin kaynağı Washington’dan, Brüksel’den ya da başka başkentlerden gelen onay değil; doğrudan doğruya milletin iradesidir.