Halid bin Velidler, Ömer bin Abdülazizler, Gazaliler, Alparslanlar, Zengiler, Selahaddinler, Akşemseddinler, Fatihler... Daha binlerce alim ve fatihlerin hepsi kendi çağlarının sorumluluğunu yerine getirip gittiler.
Biz de kendi çağımızdan sorumluyuz
Çağımızın evliyasıyla eşkıyasını tanımak, evliyanın yanında, eşkıyanın karşısında olmakla görevliyiz.”
Bu satırları gazetemizin yazarı Mahmut Toptaş Hocamızın “Sarhoşun ALLAAAAH demesi bile” başlıklı yazısından aldım.
“Biz, geçmişten sorumlu değiliz” ana fikirli bu makalesini baz alarak yazacağız bu haftanın DYB sayfasını.
Millî Gazete’de yazmaya başladığım 80’li yıllarda basınımızın dergi ve gazetelerini günlerinde okuma, takip etmek de önemsediğim işlerimdendi.
Gazete, dergi veya bir kitabı kağıt halinde iken okumak, bugün çoğumuzun yaptığı gibi ekranlara bakmaktan çok farklı ve gerçekçidir. Okunanların hafızalarda tutulması da kağıt üstünden alındığında beyinlere, daha kolay ve kalıcıdır.
“Çağımızın evliyasıyla eşkıyasını tanımak” diyor ya Toptaş Hocamız, işte bu tanımaları kolaylaştıracak bir mukayese malzemesini hatırladım 80’li yıllardan.
Bir haftalık siyasi dergide, geçmişin bir görevlisiyle yapılmış bir röportajdı hatırladığım. Orda yazılanlardan aklımda kalan cümleleri tam ve söylendiği şekilde aktarmak için tutmuştum kütüphanenin yolunu.
Öğrencilik yıllarımda ve yazı hayatımda önemli bir yeri olan Beyazıt’taki Devlet Kütüphanesine vardığımda, ilk girişte başlamıştı hayal kırıklığım.
Okuma masalarının birindeki o tek kişiye düşen birkaç memurdu gördüğüm. Ne istediğimi sordular hemen. 80’li yıllarda yayımlanmış bir haftalık derginin adını verdiğimde, bilgisayara yazan memur, ünlü ve tek kelimelik o cümleyi söyledi: “Yasak!”
Dergi hakkında bilgi vermem, tahmin ettiğim olaydan dolayı istediğim derginin suçlanmaması gerektiğini söylemem yankı bulmamıştı. Çünkü hiç biri ne görmüş ne de okumuştu.
Bakanlık emri dediler, bir de Taksim’deki Atatürk Kütüphanesine bakmamı istediler.
Orada da durum aynı idi. Yasakları kaldıracağı iddiasıyla gelmiş bir iktidarın, gelişinden yirmi yıl önce gazete bayilerinde satılmış bir dergiyi yasaklamasını, gazetemizin emeklilerinden bir arkadaşa anlattığımda, “Allah Allah” dedi bir kaç kere. “Ne ilgisi var” diye de sordu. Emekli basın mensubu arkadaşımın “Allah” demesi, Toptaş Hocamızın yazdığı sarhoşun “Allah” demesiyle ilişkilendirilemezdi; Cumhur İttifakının iktidarını çok beğeniyor ve çok başarılı buluyor olsa da.
Belki bir gün bir özel kütüphanede veya koleksiyon sahibinde o dergiyi bulma imkanım olur; ben de o gün yazarım diyeceklerimi, belgeli olarak.
HER YENİ BAKAN
YENİ HABERLERLE BAŞLAR ANILMAYA
Yeni İçişleri Bakanı, yani Süleyman Soylu’dan hemen sonra göreve atanan Sayın Ali Yerlikaya’nın ilk icraatlarından biri, MHP Lideri Bahçeli’nin çok konuşulan ve çok tartışılan son demecinin giriş cümlesi olmuş:
“Özellikle bir adli vakıa üzerinden...” Sayın Soylu “Dönemine ilişkin mesnetsiz iddialar...” ve o iddiaların “Potansiyel bir rövanş alma gayesine heves eden…’’ sahipleri ‘’Elbette dikkatli ve uyanık gözlerden kaçmamaktadır.”
AKP’nin son hükümetinde görev verilmeyen Sayın Soylu’ya “Bakanlık sorumluluğunu layıkıyla yerine getirmiş bir devlet ve siyaset insanıdır” denilerek, MHP’nin bizzat lideri Bahçeli demeciyle sahiplenmesi, taraftarlarının aklına bugüne kadar yazılmayan bir ihtimali de düşürmüş:
Sayın Bahçeli, veliahtını buldu!
Veliaht, bir padişahlık düzeninin terimi olsa da, demokratik yönetimlerde yerine konacak ya da karşılığı sayılacak bir kelime üretilmediğinden, canlılığını muhafaza etmektedir.
Dolayısıyla veliaht aranması, iktidar partilerinin il başkanı ya da belediye başkan adayı araması basitliğinde düşünülmektedir siyaseti takip edenlerce.
Sayın Soylu’yu neden beğendiklerinin ve neden sevdiklerinin sayılıp döküldüğü,(ki tamamı o gerekçelerin haber sitelerinden bulunabilir,) Sayın Bahçeli açıklamasının bir paragrafının sonunda yer alan cümle olabilir mi, akıllara veliaht kelimesinin düşmesine sebep:
“Bu itibarla MHP vefanın ve siyasi ahlakın bir gereği olarak Sayın Süleyman Soylu’nun sonuna kadar arkasındadır.”
Bu sahiplenme iddiasının derinliklerine gizlenmiş “Vefa ve siyasi ahlak” eksikliği suçlamasının izahını ve yönünün belirlenmesini istemek gibi bir niyetimiz olmadan cevabını arayacağımız soru şudur:
“Sonuna kadar” nereye kadardır?
Taht beklerken celladı bulanların acılığıyla yazılmıştır Osmanlı’dan beri bizim tarihimiz.
Veliahtı olmayan Menderes’in darağacına yürütüldüğünü gören İsmet Paşanın, etrafı boşaltılmış bir Ecevit’e yol vermesi ve “Ortanın solu” dediği küçük alana sokması partisini, halkta oluşan veliaht bulma arzusunun temelsiz olmadığına işarettir.
Refah Partisi milletvekili rahmetli Aydın Menderes’in TBMM’de yaptığı o destansı bütçe konuşmasının, vatan sathına “Erbakan’ın veliahtı” kanaati ve beklentisini yaymasının, bir yol suikastı ve 28 Şubat’ı yaptırması da eklensin isteriz bu saydığımız geçmişin bilgilerine.
Bu ülkede yaşanmış bir başka siyasi olayla da mukayesesi, karşılaştırılması mümkün müdür, Sayın Soylu’nun, Sayın Bahçeli’ye, folsuz ve yumurtasız bir ortamda “Veliaht” olmasının?
Elbette! Ve hatta, neden olmasın?
1950 seçimlerinin öncesinde, CHP’nin iktidarına son verileceği ve Demokrat Parti’nin büyük çoğunlukla kazanacağı anlaşıldığında, CHP iktidarından ve dolayısıyla İnönü’den hesap sorulmasının önüne geçmek için bir “Demokrat” suçlaması icad etmişti CHP’nin üstün zekalıları.
“İnönü, asker kaçağı imiş!”
27 yıllık bir iktidara sorulacak onlarca hesap varken, yaşı altmışı geçmiş ve “Paşa” rütbesiyle emekli birine, bu iftira atılıyor iddiasıyla, hem İnönü’ye geçmişin sorulması engellenmiş, hem de Demokratlar basit ve yüzeysel düşünenler sınıfına sokulmuştur.
Sayın Soylu’ya sahip çıkan liderlerine sahip çıkan MHP’liler...
Sayın Bahçeli’nin bu son söylemenin ne manaya geldiğini köşelerinde yazan ve okuyanların aklına “Veliaht” kelimesini düşüren medya elemanlarına yeni ve fakat yine de izaha muhtaç açıklamalar yapan MHP’liler... Son olarak şu cümleyi kurmuşlar:
“MHP’nin Genel Başkanı Devlet Bahçeli, MHP’nin başındadır!”
Mademki mizah yazıyoruz. Bir kaç kelime de biz ilave edelim bu ilana. Gelecekte hatırlanması kolay olsun.
“Ayağında çizmeleri vardır!”
“Askılarda ekmek vardır!”