Dersaadette Ramazan ve ateşten harfler

Abone Ol

O zamanlar İstanbul, İslambol’du. Adalet kapısıydı, saadet, mutluluk kapısı, Dersaadet’ti. Devletin eşiğiydi, “âsitâne” idi. İstanbul’la Osmanlı iç içeydi. İstanbul denince Osmanlı, Osmanlı denince İstanbul gelirdi akıllara. Saray halkının her tavrı, her davranışı İstanbulluya yani halka da sirayet eder, onlara yön verirdi. Meselâ Ramazan kutlamaları. Ramazan karşılaması ve kutlamaları da saraydan başlar, konaklara, medreselere ve tebaaya halkalar halinde genişleyip, yayılarak, dindar olan olmayan, Müslüman olan, olmayan bütün İstanbullulara ulaşır, onları içine alırdı. On iki ayın sultanı daha gelmeden camilere ve bazı konaklara mahyalar asılırdı. Bu sultanı karşılamak için. “Hoş geldin ya şehr-i Ramazan” yazısı yıldız yıldız ışıldardı iki minare arasında. Bir başka caminin mahyasında ise “onbir ayın sultanı” yazar. Ramazan’a iltifat ederek. Ateşten harflerle karşılanır Ramazan, gönüllerde yanar kavuşmanın heyecanı alev alev. Ve minarelere değer bir ucu bu sevginin. Minareler arasında ateşten harflere dönüşür. Kadir gecesi geldiğinde ise “Leyle-i Kadir” yazısı asılır bütün ihtişamıyla minareler arasına. Ramazan’ın son günlerinde buruk bir veda vardır ipler arasında: “el-firak” (elveda ya şehr-i Ramazan)”. Işık ışık dökülür veda cümleleri, . ateşten harfler dökülür yollara, uğurlamak için Ramazan’ı. Mahyalarda sadece yazı olmaz. Resim de olurdu. Camiler, Kız Kulesi, deniz, balık, ayyıldız, fıskıye, boru çiçeği, tramvay v.b. resmedilirdi. Bu mahyaların bazıları sabit bazıları hareketli idi. Meselâ; Unkapanı Köprüsü’yle Azapkapı Camii’nin resmi ortada sabit, üste arabaların, altta balıklarla kayıkların resmedildiği panolar hareketliydi. İnsanlar bunları büyük bir hayranlıkla seyrederdi.

Çift minareli camilere mahya asılır da tek minareli camiler bundan mahrum kalır mı Onlara da kaftan giydirilirdi. Yo yo şaşırmayın öyle, minare hiç kaftan giyer mi diye Bu kaftan başka kaftan, kumaştan değil. Minareler külâhından küpüne kadar, yukarıdan aşağıya kandillerle donatılır ve buna “kaftan giydirme” denilirdi.

HİLÂL MAHKEMESİ

Ramazan-ı Şerif ayının ilk hazırlıklarından birsi de hilâlin gözlenmesidir. Öyle ya Ramazan hilâlle beraber gelecektir. Hilâlsiz Ramazan asla gelmez. Bir müjdecidir hilâl. Müjdeler Ramazan’ı. İşte bu hilâli gözlemlemek ve müjdelemek için, İstanbul Kadılığı tarafından bir takım ehil kişiler görevlendirir, bu kişiler Süleymaniye, Fatih, Edirne Kapısı, Mihrimah Sultan Camii, Okçular(Okmeydanı) ve Cerrahpaşa Camileriyle Beyazıt Yangın Kulesi’nde gökyüzüne bakarak hilâlin yolunu gözlerler. Hilâli ilk görenler heyecanla Şeyhülislam’ın huzuruna çıkarlar. Burada temsili bir mahkeme kurulur, biri davalı, diğeri davacı olmak üzere iki kişi bulunur. Bu iki kişiden biri diğerinden davacı olur. Sözde sattığı mercan tesbihten yüz kuruş alacağı olduğu ve bu alacağını da Ramazanın ilk günü vereceğini söylediğini ama Ramazanın ilk günü olmasına rağmen bunu inkar ettiğini söyler. Davacı borcun vadesinin gelmediğinde ısrar eder. Bunun üzerine hilâli görenlerin şahitliğine başvurulur. Onlar da hilâlin görüldüğünü ve Ramazanın girdiğine şahitlik ederler. Bunun üzerine davalıdan yüz kuruş alınarak davacıya verilir. Böylelikle mahkeme biter. Kadı hilâlin görüldüğünü, mahyacılara haber salar. Haberi alan mahyacılar mahyalarını yakarlar. Kandilciler de camilerin kandillerini. Böylece Ramazanın gelişi ilan edilmiş olurdu. Kandillerin yandığını gören halk neşe içinde sokaklara dökülür, sarılarak birbirlerini tebrik ederlerdi.

TENBİHNAMELER

Ramazan ayında halk, dinî ve ahlâkî davranışlarına dikkat etmeleri hususunda uyarılırdı, padişah tarafından. Kadınların edebe aykırı davranışta bulunmamaları, buna karşılık erkeklerin de kadınları herhangi bir şekilde rahatsız etmemeleri konusunda padişah adına irâde-i seniyyeler (padişahın emirleri) yayınlanır ve bu ilânnameler basılarak halka dağıtılırdı. Esnafın Ramazan ayından istifade ederek fiyatları yükseltmeye kalkışmasını önlemek için özel bir tedbir alınarak, yiyecek, içecek veya giyim, yakacak gibi ihtiyaç maddelerinin fiyatları bir bir belirlenir, bu fiyatlar listelenerek Şaban ayının son günlerinde ilân edilirdi. Ayrıca Ramazan boyunca askerlere dinî vazifelerini huzur içinde yerine getirmeleri aykırı bir davranışta bulunmamaları hususunda da tenbihnameler yayınlanırdı. Ramazan boyunca devlet memurlarının mesai saatleri ramazana göre yani iftar ve namaz vakti göz önüne alınarak ayarlama yapılır, toplu taşıma araçları ona göre hareket ederdi. Bütün bunlar için ayrı ayrı tenbihnameler yayınlanıp, ilân edilirdi.

YEDİ YERDEN ATILAN TOP

Başlığa “Atılan Top” diye yazınca, bir süre çocukluğumun Ramazanlarına gittim. İftar vaktinde saatimiz de olmasına karşın, kulağımız yine toptaydı. Konu komşu başını kafesli pencerelerden uzatır, birbirlerine “ top atıldı mı duydunuz mu” diye sorardı. İşte bu atılan top, Osmanlı’dan kalan bir adetti şehrimizde. Osmanlı zamanında da İstanbul’da tam yedi yerden iftar ve imsak topu atılırdı: Selimiye Kışlası, İcadiye Mahallesi (Üsküdar), Serasker Kapısı (bugünkü İstanbul Üniversitesi Rektörlük Binası), Tophane-i Âmire, Baruthane, Salı Pazarı önündeki Utarid Karakol Gemisi. İnsanlar bu atılan topla oruç tutar, yine bu topun atılışıyla oruçlarını açarlardı.

CUMHUR MÜEZZİNLİĞİ

Tasavvuf mûsikisinde “topluca ve belli bir tertip üzerine yapılan müezzinlik” anlamına gelir, “cumhur müezzinliği”. Kadroları çok olan büyük camilerde bütün müezzinlerin katılımıyla oluşan bir korodur. Ramazanlarda teravih namazı esnasında bu müezzinler bazen hep bir ağızdan bazen de sıra ile tekbir, tesbihat, ilahiler, salavatnâme (tasliye), Âyetü’l Kürsî ve minarelerden temcid okurlardı. Özellikle Ramazanlarda minarede iki müezzin birlikte veya karşılıklı ezan irâd ederlerdi huşu içinde.

ÜÇ BİN OKKA ATİNA BALI

Teravih namazından sonra bütün cemaate şerbet dağıtılması adettendi. Bu gibi hayırların yapılması vakıflar aracılığıyla olurdu. Bu vakıfların ileri gelenlerinden birisi de Sultan IV. Mehmed’in annesi Hatice Turhan Sultan’ın Yeni Cami yanındaki vakfıdır. Bu cömert sultan, vakfiyesinde bu hayrın nasıl yapılması gerektiğini ayrıntısıyla anlatmış ve ona göre de ödenek ayırmıştır. Bu vakfiyede belirtilen hükümlere göre caminin üç kapısında bekleyen görevlilerce camiden çıkan herkese şerbet dağıtılıyordu. Hem de Atina balından. Şimdi diyeceksiniz ki bu bal için taaa Yunanistan’a mı gidiliyordu. Atina nere İstanbul nere Atina dediysek bu Atina başka Atina. Yunanistan’a gitmenize gerek yok. Çünkü bu Atina Türkiye’de. Şaşırdınız değil mi Efendim eskiden Rize’nin Pazar ilçesinin adı Atina’ymış. Ve oranın da balı dünyaca ünlüymüş. İşte bu bal bizim Atina’dan geliyormuş. Hoş, o zamanlar, öteki Atina da bizimdi ya! Neyse.

Bu Atina balından her yıl üç bin okka yani yaklaşık olarak üçbin altı yüz kilo bal satın alınırdı, bu şerbet için. Ve caminin her bir kapısından otuz üç okkalık baldan şerbet yapılarak dağıtılırdı. Ramazan’ın yaza rastgeldiği dönemlerde ayrıca dağlardan kar getirtilerek, soğuk olması için, bu şerbetin içine konulurdu. Bütün bunlar en ince ayrıntısına kadar Hatice Sultan’ın vakfiyesinde yazmaktadır. Şimdi envaî çeşit içeceklere kolayca sahip olduğumuz için bu şerbetin ne kadar makbul olduğunu hayal bile edemiyoruz. Düşünün bir kere, yüzlerce yıl önce bulunması hatta alınması bile imkansız olan bu pahalı Atina balından yapılan şerbeti ve bu şerbetten içenlerin ağızlarında kalan tatla yaptıkları tatlı duaları…

RAMAZANİYELER

Osmanlı’da Ramazan önemli bir yere haizdir. Dolayısıyla bu, edebiyata da yansımaktadır. Özellikle de Klasik Türk (Divan) Edebiyatına. Divan edebiyatımızda “Ramazaniye” adı altında Ramazanı konu alan pek çok manzume vardır. Ramazaniye; Ramazan ayı vesilesiyle başta padişah olmak üzere, devletin ileri gelenlerine sunulan 10-20 beyitten oluşan kasidelerdir. Bu kasidelerde Ramazan konu edilir, ramazanın önemine dikkat çekilir, gelişinin müjdesi gidişinin hüznüne eklenir, böylece duygular ve beklentiler bu kasidelere yansırdı. Mesela; aynı zamanda müftü de olan divan şairi Sâbit’in

“Dehen ü destini meyhare yudu sahbâdan

Kûze-i bâdeyi ibrîk-i vuzû etti heman”

beytiyle nükteli bir dille Ramazanın ilânı ile sarhoşların bile bu ayı ihya etmek için ellerindeki içki sürahisini abdest ibriğine dönüştürdükleri anlatılır. Bu kasidelerden bazıları ilahi olacak niteliktedir. Meselâ, Üftâde Hazretleri’nin bu ayın bitişine üzüldüğünü anlatan şu mısraları gibi:

“Ey dostlarım ağlaşalım

Oruç ayı gitti yine

Hasret ile inleşelim

Oruç ayı gitti yine. ”

HUZUR DERSLERİ

Fâtih Sultan Mehmed zamanında padişahın bizzat kendisinin de katıldığı ilmî sohbet ve tartışmalar, 1759 yılından itibaren iki yüz yıl kadar Huzur-ı Hümayun Dersleri adı altında düzenli olarak yapılmaya başladı. Bu derslerde Kadı Beyzavî Tefsiri’nden âyetler okunur, bu âyetlerin her yönüyle incelemesi yapılırdı. Her yönüyle incelendiği için bazen bir konuya ait dersler yıllarca sürerdi. Mesela; Bakara Sûresi’nin ilk otuz âyetinin tefsiri, Ramazan’dan Ramazan’a tam beş yılda tamamlanmıştır.

MUKABELE

Ramazanda mukabele evlerde ve konaklarda okunduğu gibi, camilerde devrin ünlü hafızları tarafından da tilâvet edilirdi. Çeşitli vakıflar camilerin ihtiyaçlarını karşılardı. Kur’an okunurken buhurlar yakılır, zengin olan aileler, mukabeleyi okuyan hafızların oturması için minderler yapıp gönderirlerdi. Evlerde de mukabeleyi kadın hafızlar okurdu. Bazı camilerde namazlardan önce birer cüz okuyan vazifeli kişiler vardı. Bunlara “cüzhan” denilirdi. Ayrıca devlet tarafından halkı irşadla görevlendirilen âlim ve hafızlar, okunan âyetlerin manaların açıklayarak halka vaaz ederlerdi. Mukabeleler genelde Ramazandan on beş gün önce başlar, Kadir Gecesi bitirilip, duası edilirdi.

Kaynaklar:

Mustafa Küçük, “Değişen Biz Miyiz Ramazan-ı Şerif mi ”, İstanbul Müftülüğü Kültür Yayınları (Ramazan Özel) sy.5, 2008 İstanbul. ss. 54-58.

Nurettin Albayrak, “Geçmiş Zaman Olur ki ”, İstanbul Müftülüğü Kültür Yayınları (Ramazan Özel) sy.5, 2008 İstanbul. ss. 80-83.

İbrahim, Refik, Dersaadet Ramazanları, Ramazan (İstanbul 2007). Ss. 8-10.

“Diş Kirası” TDV DİA, c.IX(İstanbul 1994), s.375.

Nebi Bozkurt, Doğan, Yavaş, “Mukaddes Emanetler” TDV DİA, c.XXXI, (İstanbul 2006), ss. 108-114.

Nebi, Bozkurt, “Mahya” TDV, DİA, c. XXVII, (Ankara,2003),  ss. 396-398