Dereyi uykudan sel uyandırır*

Abone Ol

Her varlığın gaflet zamanı vardır. Bu gaflet zamanı her şeyin en yoğunlaştığı, umut ile umutsuzluğun çatıştığı noktada da yeni bir pencere olarak görülebilir. En nihayetinde bir kaçış ve bu kaçış için önceden hazırlanmış, sıralanmış iyi nedenler de bulunabilir. Yolun sınamadığı an yoktur. İşte insan en çokta iki duygu arasında engebelerin tam da sonuna yaklaşıldığı noktada kalır. Ya da engebeyi bin bir zahmetle geçtikten sonraki ilk düzlükte kayboluyor. Toplumlarda kayboluşlarını, kopmalarını, dağılmalarını tam da böylesi dönemlerde yaşar. Üzerlerine çöken ağır bir sis, bunalım ve bıkkınlık halkası ile sağlıklı düşünemez, konuşamaz ve hâsılı ne eylerse nasıl eylerse eylesin, ancak ve ancak bu kara bulutlu havanın biraz daha karamasına hizmet eder. Bazen olup biteni hem geçmiş bağlamında hem de bugün bağlamında düşününce İsmail Kara’nın, “Şeyh Efendi’nin Rüyası’ndaki Türkiye”  kitabında geçen bir hikâye aklıma gelir. Tabi hikâyenin bir de İhsan Fazlıoğlu anlatımı var.

Burada aslında uzun uzadıya paylaşmak isterdim ancak hatırımda kaldığı kadarını özetlemeye çalışacağım. Dileyen ikisini de bulup okuyabilir. Daha da güzel olur. Hikâye şöyle: “Bülbüller ülkesi bir gün Kargalar ülkesi tarafından işgal edilir. Ve artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Hiçbir şey Bülbülce olmayacak ve her şey Kargaca olacaktır. Bülbüllerin bütün yaşama biçimi, rafa kaldırılmıştır. Bir kısım Bülbül direnmeye kalkışsa da onlarda bertaraf edilmiştir. Olup biteni köşesinden izleyen yaşlı bilge bülbül, kargaların er ya da geç buradan çekilip gideceğini düşünür. Bütün tecrübesi birikimi bunu söyler. O zaman kargalar ülkeyi terk ettiğinde tekrar bülbüllere bülbüllüklerini hatırlatacak bir modele ihtiyaç olacaktır. Onun için bülbüllerin bütün yaşam özelliklerini, eyleme, düşünme biçimlerini korumak gerektiğini hesap eder. Ve bu amaca en uygun bülbülü bulup onunla bir köşede başlarlar çalışmaya, bu inziva içerisinde onlar çabalarken yaşlı bülbülün tahmini doğru çıkar ve kargalar bir zaman sonra bülbüllerin ülkesini terk ederler.  Bülbüller sevinirler. Bunu kutlarlar. Kutlamalar bir zaman sonra bitince fark ederler ki kargaca yaşama biçimi her şeye sirayet etmiş. Bir umutsuzluk havası ortalıkta ağırlığını hissettirmeye başlamıştır. Yaşlılar geçmişi hatırlayamaz, nasıl tekrar bülbülce yaşanacaktır. Yaşlı, bilge bülbül yıllarca yetiştirdiği bülbüle; “Haydi şimdi tam sırası, çık ve bülbülce şakırda” der. Hem böylelikle bülbüllerin derinlerinde ki bülbüllük tekrar açığa çıkması için bir vesile olursun der. Bülbül yüksekçe bir yere çıkar. Ve vakur bir şekilde etrafa bakar ve de şakımaya başlar. Eyvah! O da ne? Büyük bir şaşkınlık ve hüsran… Yıllarca yaşlı bilgenin emeği, umudu olan bülbül kargaca ötmektedir.”

Ne zaman toplumsal analizlerin zirve yaptığı, herkesin köşesinden, kıyısından yakaladığı bir ayrıntıyı abartılı bir iddiaya dönüştürüldüğünü görsem bu hikâyenin manası acı bir şekilde gelir bulur beni. Aileden, eğitimden, sosyal yaşantının her alanında yaşanan çürümeleri sanki içinde yaşadığı toplumda başka bir grup, başka bir zümre yaşıyormuş da kendisi veya grubu yaşamıyormuş gibi bir havaya kapılıp üstenci bir dil ile konuşanlar belki de kargaca yaşamayı en çok benimsemiş kimseler olduğunu düşünürüm. Mevcut hali değiştirme imkânı, fırsatı sunulsa belki de en başata ve en yüksek itiraz o kimseler tarafından yapılacaktır. Buna emin olabilirsiniz. Yaşadığın hayat bir bütündür. Toplumun bir bölümüne etki eden şey er ya da geç tümüne sirayet eder. Elini kalbinin üzerine koy ve sadece kendine söyle; bir başkasında gördüğün eksikliğin noksanlığın benzeri veya başka bir biçimi sende var mı yok mu? Hadi kendini bir çek et de bir bak bakalım! Onun için belki de yolda olmak ve yürümeye devam etmek gerekir.  Tanpınar’ın da dediği gibi, “Devam ederek değişmek, değişirken bile devam etmek gerekir.” İşin tılsımı galiba “devam etmek”te saklı. Yenilenmek için yinelemek gerekir. Temizlik, duruluk dahi burada… Uzun etmeyelim ve Âşık Feymani ile bitirelim: “Vuslat Kervanını yol uyandırır.” Hoşça bakın zatınıza…

***

*Âşık Feymani’den.

TAŞ GEMİ

“Şarkılardan bir demet olmuyor ışık zaten

Ölüler ki korkuyor şüpheli hallerinden

Toprağın kokusuyla buluşmak için erken”

( Nurettin Durman / ÖLÜLER ŞARKI SÖYLEMEZ)

Not: Bu hafta Taner Yüncüoğlu’nun, rahmetli M.Akif İnan’ın “Ey Beyaz Ela” şiirinden bestelediği “Ey Beyaz Ela” adlı güzel eseri dinliyoruz. “Bir on yıl öncesi uzakta diye/ bu yanlış düzeni sürdürmek neden / Sanma mesafeler koparır beni / ve yıllar eskitir birliğimizi / Bir gecelik bir uyku gibidir zaman / yıllarca sürse de ayrılığımız (…) Bir adım atarsak kafes kırılır / Belki birden erir zincirlerimiz / Ey uyku ey anne gel kurtar beni / Ezildim aklımın hesaplarında.” Güzel bir liste yapabilirsiniz, şunlar başucu eserler olur: “Aldırma-Kuşlar Söyler Kavlimizi-Ne zaman- Kerim Kuşu.”

Bize kadar:

1-        İsmet Özel, “Üç Zor Mesele”de yolda olmanın üç altın kuralını ifade etmiş: "...Teslimiyet pazarlıksızdır. Samimiyet gösterişsizdir. İhlâs endişesizdir..." Özellikle yüke omuz verenler için daha bir anlamlı.

2-        Bu da kulağıma küpe olsun. “Ümitli olduğun her şeyin kölesi; ümit kestiğin her şeyden de âzâde ve hürsün” der, Ataullah İskenderi.

3-        Bu hafta Bilali Yıldırım’ın Yeni Devir’den çıkan “İyi Dertler Arkadaşlar” kitabı var. Dertleri çek etmek lazım…

4-        Mehmet Can Mertoğlu’nun yazıp yönettiği “Albüm” filmi var. Hikâye güzel, hem uzak değil, hemen kafanı çevirsen görürsün… İzlemek istersen…

Dağarcık

“Umutsuzluğun eşiğinde atılan çığlık, 'bana ihtimal getirin' der. İhtimal beni kurtarabilecek tek şeydir. Bir ihtimal doğdu mu, umutsuz kişi yeniden nefes almaya, yeniden yaşamaya başlar. Çünkü ihtimal olmadan, insan adeta nefes alamaz.” (S. Kierkegaard’dan tadımlık)

Tekke

“Bir siyasi hareketin başına gelebilecek en büyük felaket, yöneticilerin ilahlaşmasıdır ki, ilahların kavgası, herkesi ifsad eder, Siyasette sorun, güç sahibi olmak değil gücü paylaşamamaktır. (İbn-i Haldun’dan tadımlık)

Bir lahza:

“İnsanların eskiden yaşadığı gibi yaşamaya çalışıyoruz. Hayatı doğal yaşamanın yolu bu. Günümüz insanı, doğanın bir parçası olduğunu unutmuş vaziyette… Hâlihazırda hayat kaynakları olan doğayı yok etmeye devam ediyorlar. Her zaman daha iyisini yapacaklarını zannediyorlar. Özellikle bilim adamları. Akıllı olabilirler ancak anlayamadıkları şey doğanın gücü. İnsanları mutsuz eden şeyleri icat edip duruyorlar. Üstüne icat ettikleri şeylerle böbürlenip duruyorlar. Daha da beteri, insanların bu icatları bir mucize olarak görmeleri. Tapıyorlar onlara. Farkında değiller ama doğa ellerinden gidiyor. Sonlarını hazırladıklarının farkında değiller. İnsanoğlu için en önemli şeyler temiz hava ve sudur. Ve bu ikisini üreten ağaç ve bitkilerdir. Her şey kirletiliyor, temizlenmemek üzere. Kirli hava ve kirli su insanoğlunun ruhunu da kirletiyor.” (Rüyalar, Kurosowa,1990)