Ayrıcalıklı tipler, sıradan insan serencamının dışında konumlanmak derdindedir. Bunlar, her şeyin en iyisine sahip olmak, en fazlasını elde etmek, var olanı kendi tasarrufunda bulundurmak; kendisi dışındakilerin istifadesinden çıkarmak gibi kendilerince kutsal amaçlar için yaşar. Bir başkasının hayatını zorlaştırmadan, hatta insanları hayatından etmeden bunların yaşayabilmesi mümkün görünmez.
Herhangi bir inanç doğrultusunda düşünüldüğünde bu dünyada sahip olunan, erişilebilen, kullanılabilen her varlık birer nimettir. Yüce Yaratıcı tarafından insana sunulmuştur. Nasibi ölçüsünde her insanın istifade edebilmesi söz konusudur. Nimet olarak verilenlerin aslının korunup süreğinin sağlanması insana bırakılmıştır. Lakin herkesin istifadesine sunulan nimetin tasarruf hakkını kendinde gören ayrıcalıklı tipler, istifade edebildiği kadarını edinmekle ve diğerlerinin yararından çıkarmakla kalmaz; aslını bozarak farklı kullanım alanları oluşturur. Nimet olarak tüm insanlığa verileni mundar eder. Bu tiplerin yaptığı yemek yedikleri kaba pislemek gibi düşünülebilir ama bunlar öyle yapmakla iktifa etmez eylemin fevkine çıkarlar. Yemek yedikleri kabı umumi hela haline getirir; cümle âleme ihtiyaç diye sunup ücret mukabilinde sürekli kâr edebilecekleri işletme olarak kullanırlar. İşletme zamanla özelleştirilip kişilere tahsis edilir; daha olmadı yabancı yatırımcıya satılır. Özetle bu pis döngünün ucu bucağı görünmez.
Yeryüzü yaratıldığından beri akıp durmakta olan ırmakların birkaç varlığın menfaati için kurutulması, durumun bariz örneğidir. Akan suyu paketleyip satmakla kalmazlar; üstüne baraj yapıp üretilen enerjiyi de satarlar. Gökten yağmur olarak indirilip insanın ve cümle mahlûkatın istifadesine sunulmuş su, birkaç kişinin zenginleşmesini sağlayan ticaret malzemesine, metaya dönüşmüştür. Civardaki kentin ihtiyacı için kullanılan kısmı bir yana asırlar boyunca yatağında akıp durmakta olan derenin damlasından eser kalmaz. Diğer taraftan önüne set çekilip akış durdurulduğundan dere yatağında ortaya çıkan çakıl, kum, taş türünden malzemeler, yine makul olmayan ücret mukabilinde beton aşkıyla yanıp tutuşan insanlığın hizmetine sunulur. Böylece derenin taşı bir doğal maden olarak değer kazanır. Hatta daha da ötesine gidilip dere yatağı imara açılır; üstüne kat kat binalar, apartmanlar, siteler inşa edilir. Karadeniz Bölgesi’nde fazlaca yağmur yağdığında sel diye anılan mesele aslında ırmak yatağının işgalinden mütevellit insan işgüzarlığından başka bir şey değildir. Oysa yıllar evvelinden Muzaffer Sarısözen’in derlemesiyle Tekirdağ civarından bir türküde yine derenin mukim malzemesine işaretle, “Derelerin çakılı / Nerden aldın akılı?” diye sorulmuş; yanıtı da bulunmamıştır. Bugünün akıl küpü insanları hâlihazırda akmakta olan bir dere gördüğünde işkillenir hale gelmiştir. Bu dereden ben nasıl bir menfaat elde ederim derdi insan evladını uyutmaz. Bugüne değin dere civarında yaşamış olanlar, derenin suyundan, balığından, ördeğinden istifade etmiş olanlar bugünün açgözlü ama aynı zamanda açıkgözlü insanlarına göre bildiğin salaktır. Orada öylece akmakta olan dereyi değerlendirmeyi akletmemişlerdir. Hâlbuki dere her şeyiyle mülktür, alınıp satılan, üstüne yerleşilen, ürününden istifade edilebilen ticaret malzemesidir!
Bu arada asırlar boyunca nesil nesil insanların istifade ettiği akarsular artık yok olmuştur. Bir sonraki nesil orada bir zamanlar ırmak aktığını rivayetlerden, hikâyelerden öğrenecektir. Üstelik erken yaşta ölmesi sağlanan dedesinin anlattığı hikâyeden değil; elindeki telefondan, orada bir zamanlar akmakta olan derenin suyundan elde edilen elektrikle şarj edilmiş, doğanın kim bilir neresinden çalınmış hammaddeyle üretilmiş, soluduğu havaya radyasyondan başka bir şey bırakmayan akıllı telefondan öğrenecektir. Dereleri işgal edenlerin patronluk ettiği televizyonundan, yani derenin suyuyla dönen değirmenden öğrenecektir. Elbette öğreneceğine dair bir garanti verilemez, çünkü telefonlar akıllandığından, televizyonlar, bilgisayarlar akıllara hükmedebildiğinden beri insanın düşünme, akledebilme hiç yoktan fark etme melekesinin zayıfladığı aşikârdır. Dolayısıyla bir sonraki nesil başka türlü sahip olmadıklarını sorgulayacak, neyi kaybettiğini ise asla öğrenemeyecektir. Öğrenmeye dair gayret zaten uzaktan gönderilen sinyallere tevdi edilmiştir. Nefes alıp vermek gibi yaşamsal bir ihtiyacın dahi kısıtlandığı yerde yeni bir neslin tekaddümü ne denli mümkündür belki sadece bu sorgulanabilir. Ya da işte hayat eve sığar türünden zırvalarla yaşadığını sanmak, dereden çalınıp ev yapılan taşlara kafa atmaktan başka ne olabilir!