Derdimiz buhran değil burhan

Abone Ol

Bazı tavırlar vardır yapanın kimliğini gösterir. Öyle bir zor ve dar zamanda, o kadar anlamlı bir tavır sergiler ki insan, bütün geçmişini ve geleceğini derin bir anlama kavuşturur. Bunun tam tersi de mümkündür. Hayati bir konuda yapılan bir yanlış geçmişi ve geleceği karartabilir. Yapanı bir anda değersiz kılabilir. Ancak hatadan dönme şansı her daim mevcut iken iyilikten dönülmez. İyilik bir kere yapılmıştır ve kemal tahakkuk etmiştir. Aynı bağlamda yeni, kötü bir fiil yapılabilir ki bu önceki iyi fiili anlamsız kılmaz.

İnsan için mezkûr tespitler olduğu gibi sosyal yapılar içinde geçerlidir. Sosyal yapılar ikincil varlık alanlarıdır. Yani insanın iradesine bağlı fiillerin ve kabullerin sonunda ortaya çıkmışlardır. Dolayısı ile sosyal yapılarda her şey; insanların tavrı, kabulleri ve kararları ile yani daha kestirme bir ifadeyle insanla kaimdir.

Sosyal olaylarda mutlak doğruluk yahut mutlak haklılık var mıdır?

Bu sorunun cevabı iki yönün açıklığa kavuşturulmasına bağlıdır. Birincisi; mutlak bir haklılık, yani mutlak bir hakikat var mıdır? İkincisi ise; bu hakikatin sosyal olaylarda uygulanabilirliği nedir?

Bir kere hemen şunu ifade etmek gerekir ki Müslüman bir idrak için hakikatin mutlaklığı tartışılmaz bir gerçekliktir. Bu mutlaklığa ulaşmak mümkün müdür? Bu soru bahsi diğer ancak Peygamber’in varlığı ve dinin dayanağı bir hakikatin varlığına ve bu hakikatin en azından kendisini açtığına ya da bildirdiğine dayanır.

Peki, bu hakikat yani burada kastım şeriat, tarikat, hakikat ve marifet kavramları bağlamında din, sosyal olaylar konusunda mihenk kabul edilebilir mi?

Birincisi; düşünürler ittifakla toplumun adalet ekseninde yönetilebilmesi için yasanın peygamber tarafından konulması gerektiğini belirtmişlerdir. Ve dini olanın hayatı kuşatması gerektiğinde tartışmasız olarak ittifak vardır. Ancak bu noktada başka bir soru ile karşı karşıya kalıyoruz  “dini olan nedir?” Ya da mutlak hakikatin tecellileri nelerdir?

Bu bağlamda evrensellik mümkün müdür? Uygulamaların evrenselliğinden mi bahsedeceğiz ilkelerin evrenselliğini mi savunacağız? Eğer ilkeler evrensel ise ilkelerin dayanağını nasıl belirleyeceğiz? Aşkınlığa giden yolda tarihsel olanı nasıl eleyeceğiz? Varlığa dair idraklerimiz değişmese de zuhura dair idraklerimiz değişir ise ki değişiyor ilkelerimiz bundan zarar görecek mi? Felsefi ifade ile dinde burhan mümkün müdür?  Bütün bu sorular önemli ve yön belirleyen sorulardır. Her biri için ayrı başlık açıp uzun, uzun mütalaada bulunmak lazım.

Ancak genel olarak şu ifade edilebilir ki; mutlak (kastım şeriat, tarikat, hakikat ve marifet kavramları bağlamında din), mahza iyidir ol vakit sosyal yapılar iyiyi öncelemek zorundadır. Mutlak, adildir ol vakit sosyal yapılar adil olmak zorundadır. Mutlak, rahmeti önceler ol vakit sosyal yapılar rahmeti öncelemelidir. Mutlak, mahza doğrudur ol vakit sosyal yapılar doğruluğu öncelemez mahza doğru olur.

Mutlak, bir yönü ile (şeriat) insanı değil imanı önceler, bir yönü ile(tarikat) ihvanı(kardeşliği) önceler, bir yönü ile(hakikat) insanı, bir yönü ile (marifet) insanlığı önceler, ol vakit sosyal yapılar kuşatıcı ancak kademeli bir anlayış geliştirmek zorundadır. “Ötekisi” kavramı mertebe ile ilgilidir. Mutlak manada ötekisi yoktur. Ancak ötekisiz bir mertebeye ulaşılması, şeriat bağlamında tanımlanan kademelerin bir kısmının hüsran ehli olmadığı anlamına gelmez.

Derdimiz burhan, buhran değil. Buhran, burhansız söylem ve eylemlerden kaynaklanır. Burhanı bilmeyen buhrana mahkûm olur. Buhrandan çıkışın yegâne yolu burhanı yakalaya bilmektir. Bu gün insanlığın en büyük krizi burhansızlık krizidir. Bu kriz aşılmadan ne insan ne de insanın oluşturduğu sosyal yapılar felaha eremez.

 Peki, burhan nedir?

Burhan evrensel ve mutlak kesin olandır. Aksi mümkün olmayan gerçekliktir. Sadece hakikatin varlığı bilmek değil, var olamayacağının da imkânsızlığını bilmektir.

Sosyal yapılarda burhanı hedeflemek bilimsel bir toplum inşa etmek anlamına gelir. Hakikat merkezli bir toplumu hedeflemek demektir. Hakikat toplum olarak idrak edilebilir mi? Bu olabilecek bir şey değil ancak toplumun müntesipleri hakikatin bütün düzlemlerinde kendisine yer bulabilir. Şeriat, tarikat, hakikat ve marifet kademelerinde toplumun bütün fertleri kendisine yer bulabilir. Önemli olan ayakların baş olmamasıdır. Sosyal yapıları yönlendiren bireylerin marifet ehli olması beklenir. Marifet hakikati idraki, ihvanı (kardeşliği) önemsemeyi, kurallara (şeriat) bağlı olmayı ve gereğince amel etmeyi gerektirir. Bu denge korunduğu sürece evrensellik ve aşkınlık belirli düzlemlerde sağlanmış olur. Bütün süreçlerin ihlâs ile yönetilmesi ise marifet ehlinin masumiyet karinesinin dayandığı anlamını ifade eder.