Deprem İstanbul’a yaklaşırken, biz hâlâ gündem kavgalarıyla mı oyalanıyoruz?

Abone Ol

Aslında bugün iki farklı konudan biri hakkında yazmayı düşünüyordum.

Birincisi, Saadet Partisi Genel Başkan Yardımcısı ve gazeteci-yazar üstadımız Mustafa Yılmaz’ın dikkat çektiği çarpıcı bir karşılaştırmaydı.

Çin’in Jiaozhou Köprüsü 42,5 kilometre uzunluğunda olmasına rağmen yaklaşık 1,5 milyar dolara mal olmuş.

Buna karşılık 2,9 kilometrelik Osmangazi Köprüsü’nün maliyetinin ise yaklaşık 15 milyar doları bulduğu ifade ediliyor.

Doğrusu bu rakamlar üzerinde durulması, sorgulanması ve kamuoyunun tatmin edici cevaplar alması gereken önemli bir konu.

İkinci konu ise son günlerde sosyal medyada bazı AK Partili isimler arasında yaşanan “Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan sonra veliaht kim olacak?” tartışmalarıydı.

Henüz Sayın Erdoğan görevdeyken başlayan bu tartışmalar da Türkiye siyasetinin geleceği açısından dikkat çekici soruları beraberinde getiriyor.

Fakat bütün bunları düşünürken ve yazmaya hazırlanırken, Almanya’da yeniden gündeme gelen bir araştırma gözüme çarptı.

Ve bir anda şunu düşündüm:

Köprülerin maliyetini de konuşuruz.

Siyasette kimin öne çıkacağını da konuşuruz.

Ama Allah korusun, İstanbul’da beklenen büyük deprem gerçekleşirse, bugün konuştuğumuz birçok konu bir anda anlamını yitirebilir.

İşte bu nedenle bugün bu iki konuyu bir kenara bırakıp, hepimizi ilgilendiren çok daha hayati bir meseleye dikkat çekmek istiyorum.

Son aylarda bu sayfalarda İstanbul’da beklenen büyük depremle ilgili dört ayrı köşe yazısı kaleme aldım.

Çünkü deprem meselesinin sadece bilim insanlarının, belediyelerin veya hükümetlerin değil, 86 milyonun ortak meselesi olduğuna inanıyorum.

Son günlerde ise Almanya’nın Potsdam kentinde bulunan ve ülkenin en önemli bilim kuruluşlarından biri kabul edilen Alman Yer Bilimleri Araştırma Merkezi’nin (GFZ) yayımladığı araştırmalar, Alman basınında, haber portallarında ve sosyal medyada yeniden geniş yankı uyandırmaya başladı.

Türkiye ise yine yoğun bir siyasi gündemin içinde.

CHP’deki mutlak butlan kararının siyasi sonuçları konuşuluyor.

Kim aday olacak?

Kim olmayacak?

Hangi parti kiminle ittifak yapacak?

Kim kime ne dedi?

Televizyon ekranlarında, sosyal medyada ve gazete manşetlerinde günlerdir bunları konuşuyoruz.

Oysa geçtiğimiz aylarda Alman basınında yayımlanan bir haber, bana çok daha önemli bir soruyu yeniden hatırlattı.

12 Mart 2026 tarihinde Alman Münchener Merkur gazetesi, Alman Yer Bilimleri Araştırma Merkezi’nin (GFZ) bilimsel araştırmasını manşetine taşıdı.

Başlık oldukça çarpıcıydı:

“Depremler İstanbul yönüne doğru ilerliyor – yüz binlerce insanın hayatı tehdit altında.”

Haberde yer verilen araştırmaya göre Marmara Denizi’ndeki deprem hareketliliği yıllardır sistematik biçimde doğuya, yani İstanbul’a doğru yaklaşıyor.

Bilim insanları özellikle İstanbul’un güneyindeki kilitlenmiş fay segmentinde büyük miktarda enerji biriktiğini belirtiyor.

Araştırmayı yürüten ekip, 2011 ve 2012 yıllarında Tekirdağ açıklarında meydana gelen depremlerden başlayarak, 2019 Silivri depremi ve 2025 yılında yaşanan 6,2 büyüklüğündeki deprem dahil olmak üzere sismik hareketliliğin adım adım İstanbul’a yaklaştığını ortaya koyuyor.

Daha da dikkat çekici olan şu:

Bu uyarılar herhangi bir siyasi tartışmanın parçası değil.

Ne iktidarın açıklaması.

Ne muhalefetin eleştirisi.

Ne de seçim propagandası.

Bunlar bilim insanlarının değerlendirmeleri.

Üstelik araştırma dünyanın en saygın bilim dergilerinden biri olan Science’ta yayımlanmış durumda.

Münchener Merkur’un haberinde Türk deprem uzmanı Prof. Dr. Naci Görür’ün yıllardır yaptığı uyarılara da yer veriliyor.

Haberde, olası büyük bir İstanbul depreminde yüz binlerce insanın hayatını kaybedebileceği ihtimalinden söz ediliyor.

Kandilli Rasathanesi’nin hesaplamalarına göre ise büyük bir depremin gerçekleşme ihtimali ciddi seviyelerde bulunuyor.

Şimdi kendimize dürüstçe şu soruyu soralım:

İstanbul depremiyle ilgili uyarıları ilk kez mi duyuyoruz?

Hayır.

Bu uyarılar yeni değil.

Bilim insanları yıllardır aynı tehlikeye dikkat çekiyor.

Deprem uzmanları yıllardır aynı soruyu soruyor.

1999 depreminden bu yana çeyrek asır geçti.

Aradan geçen bunca yıla rağmen neden hâlâ milyonlarca insan riskli binalarda yaşamaya devam ediyor?

Neden hâlâ deprem toplanma alanları tartışılıyor?

Neden hâlâ kentsel dönüşüm istenen hızda ilerlemiyor?

Neden hâlâ olası bir afete karşı yeterli hazırlığın yapıldığına dair toplumun büyük bir kısmı ikna olmuş değil?

Türkiye’nin en büyük şehrinden bahsediyoruz.

Ekonominin merkezinden bahsediyoruz.

Milyonlarca insanın yaşadığı bir metropolden bahsediyoruz.

Allah korusun, burada yaşanacak büyük bir felaket yalnızca İstanbul’u değil, bütün Türkiye’yi etkileyecektir.

İşte bu nedenle deprem meselesi herhangi bir siyasi partinin meselesi değildir.

Bu mesele iktidar-muhalefet tartışmasının da ötesindedir.

Bu mesele bir millî güvenlik meselesidir.

Çünkü deprem geldiğinde sağcı-solcu ayrımı yapmaz.

Muhafazakâr-laik ayrımı yapmaz.

İktidar seçmeni-muhalefet seçmeni ayrımı yapmaz.

Enkaz altında kalan insanların siyasi görüşü olmaz.

Belki de artık birbirimize siyasi sloganlar atmayı biraz azaltıp şu soruya odaklanmalıyız:

Madem bilim insanları yıllardır uyarıyor…

Madem tehlikeyi biliyoruz…

Madem deprem kapımızı çalmadan önce haber gönderiyor…

O halde neden hâlâ İstanbul depremine karşı gerekli hazırlıkları tamamlayamıyoruz?

Çünkü depremden sonra yapılacak açıklamalar, depremden önce alınacak tedbirlerin yerini tutmaz.

Depremden sonra kurulacak cümleler, kaybedilen canları geri getirmez.

Ve yarın Allah korusun beklenen büyük deprem gerçekleşirse, bugün kaybettiğimiz zamanın, ertelenen tedbirlerin ve ihmal edilen hazırlıkların hesabını kim verecek?

Unutulmamalıdır ki;

Deprem gelmeden tedbir almak, depremden sonra dua etmekten daha değerlidir.

Çünkü dua, tedbirin alternatifi değil tamamlayıcısıdır.

Elbette her mümin felaketlerden korunmak için dua eder.

Ancak aynı mümin, imkânı varsa evini sağlamlaştırmak, yaşadığı şehri depreme hazırlamak ve riskleri azaltmak için de üzerine düşeni yapar.

Bugün İstanbul için yapılacak her sağlam bina, her güçlendirme çalışması, her doğru şehir planlaması ve her zamanında alınmış tedbir; yarın kurtarılacak bir can, dağılmayacak bir aile ve yetim kalmayacak bir çocuk demektir.

Depremden sonra gözyaşı dökmek kolaydır.

Önemli olan, gözyaşı dökülecek günler gelmeden gerekeni yapabilmektir.

Çünkü enkazların başında edilen dualar elbette kıymetlidir.

Fakat asıl kıymetli olan, o dualara ihtiyaç duyulmayacak tedbirleri zamanında alabilmektir.

Bugün hâlâ vakit varken…

Bugün hâlâ bilim insanları uyarırken…

Bugün hâlâ büyük felaket yaşanmadan önce önlem alma imkânı varken…

Sormamız gereken soru şudur:

İstanbul’u depreme hazırlamak için daha neyi bekliyoruz?

Allah ülkemizi her türlü afetten muhafaza etsin.

Ancak tevekkül, tedbiri terk etmek değil; tedbiri aldıktan sonra Allah’a güvenmektir.