Bir zamanlar bir hayli revaçta, günümüzde sıkça kullanılan deyişle, “popüler” olan Alexis Carrel’in (1873-1944) “İnsan, Bu Meçhul” veya “Bilinmeyen İnsan” şeklinde Türkçeye çevrilip yayınlanmıştı. Carrel Lyon Üniversitesi’nde edebiyat, fen ve tıp diploması alır ve daha staj yaparken damar cerrahisindeki çalışmalarıyla dikkat çeker. Gittiği Kanada’da ve Amerika’da da bu yönde çalışmalarını sürdürür. 1935 yılında yayınlanan “Bilinmeyen İnsan” adlı eserinde Carrel, insanın ruhsal, psikolojik sorunlarını ele alır ve bilim adamlarının yönetiminde zekâ düzeyi geliştirilmiş üstün bir insan soyunun nasıl gerçekleştirilebileceğini irdeler. Bu yönüyle Nazizm’e yakın duran Carrel, Vichy Hükümeti’nin desteğiyle Alman işgal güçleriyle işbirliği yaptığı ithamıyla karşılaşmıştır.
“Üstün insan” (kanımca “üst insan” nitelemesi daha anlamlıdır) anlayışı ya da görüşü, düşünce tarihinin çeşitli dönemlerinde bir takım düşünürler, sanatçılar, bilim adamları, özellikle de siyasetçiler tarafından ortaya atılmış ve savunulmuştur. Bazen de, insanın varlık nedeni bağlamında açıklanıp yorumlanmasında kimi düşünürler, sanatçılar, farkında olmadan, kastettiklerinin hilafına “üstün insan” anlayışına taraftarmış gibi bir duruma düşebilmişlerdir. Bu noktada olan ile olması gereken, gerçek ile ideal olan arasındaki çizgi, ister istemez kayabilmektedir. Çarpıcı örneklerini edebiyatın hemen her türünde görmek mümkündür. Ancak bu örnekler, sonuçta bir kurguya dayandıkları için, en fazla bireylerin hayal ve zihin dünyalarıyla sınırlı kalmaktadır. İstisnai olarak, bazen belli dönemlerde toplumun bir kesimi ya da belli bir çoğunluğu tarafından kabul edilmek suretiyle etkili olabilmektedir.
Buna karşılık, gerçeklik ile ideal olan arasındaki nazik çizgiyi gözetmede pek dikkat olunamayan siyaset alanında ortaya çıkan sonuçlar, dönüşü olmayan bir sürece kolayca evrilebilmektedir. Özellikle kavramların, sistemlerin, görüşlerin, düşünüşlerin gerçeklikleriyle ideallerinin ayrımında uyumsuzlukların, tutarsızlıkların, bilinçsizliklerin, farkında olunmadığı durumlarda ortaya çıkan sonuçlar daha bir olumsuz nitelik gösterebilmektedir.
Bir süredir siyaset, yönetim, devlet, kurumlar, kurallar, insan, ilke ve kurallar alanında, gerçeklikler ile ideal olanın çizgilerinin karıştırıldığından söz etmek kaçınılmaz bir nitelik kazanmış gözükmektedir. Sözgelimi iktisadi alanda, üretim ve tüketim dengesizliği, gelir dağılımı adaletsizliği, öngörülemeyen yoksullaşmaya bilinemeyen nedenler sonucu zenginleşme, gerçeklikler ile ideal olanın çizgilerini birbirine karıştırmıştır. Toplumun bir kesiminde, üretim sürecine dâhil olamayan genç ve eğitimli bir grup, diğer kesiminde, ilgili ilgisiz nitelikteki bir grubu, hatta azınlığın, orantısız, bir ölçüde haksız imkân ve fırsatlara kavuşmuş, kavuşturulmuş bulunması söz konusudur. Son zamanlarda, bizzat gözlemlediğim bir durum, ihtiyaçları karşılamak üzere gittiğim semt pazarında kurulan tezgâhların kapatılmaya başlanmasıdır. Bilindiği üzere, semt pazarlarında kurulan tezgâhlar, öyle kolay kolay ortaya çıkmazlar ve kapatılmazlar. Müşterileri de bir hafta aşırı artıp eksilmezler. Bir tezgâhın kapatılması, karmaşık bir ilişkiye bağlıdır. Makroekonominin birebir göstergesi sayılmaya bilirse de, mikroekonomi hakkında belli bir kanaat verebilir. Bu pazarın gerçekliğidir.
Pazarın, hayatın, ülkenin gerçekliğini, ideal olan olup olmadığı kuşkulu bugünkü yönetimin söylemleri, bir yönüyle, halkın, bir konuda imkânsızlığı anlatmak üzere kullandığı deyimle, “denizin bittiğinin” mecazi anlatımıdır.
Ne var ki, gerçeklik bir tarafa, mecazi anlatım bile, bugünkü yönetimin ve başında bulunanın “üstün insan” ukdesi, sendromu üzerinde herhangi bir uyarıcı işlevi ya da etkisi doğurabilecek kadar dikkate alınmıyor. Üstelik, “Aç iseler pasta yesinler” diyen, zamanın Fransız Kraliçesi Marie Antoinette’i bile şaşırtacak söylemlerde yarışıyorlar birbirleriyle.
Türk halkı, nasıl bir günah işlemiş olmalı ki, böyle bir kefaret ödemek durumunda kalıyor, demekten kendimi alamıyorum.