Deniz Olabilir misin?

Abone Ol

Nietzsche “Kirli bir akıntıyı, saflığını bozmadan içine alabilmek için insan, bir deniz olmalıdır” diyor. Bir başka açıdan düşünürsek bu söz tam da bizim yıllardır şiar olarak baş tacı yapmaya çalıştığımız sonra içi boşalıp slogan haline gelen “seni öldürmeye gelen sen de hayat bulsun” sözünü hatırlattı. Hakikaten diriltecek bir hal taşıyor muyuz? Yoksa dışarıdan cilası güzel içerden kurtlanmış bir ahşap objeyi mi andırıyoruz. Özellikle saflığı bozmamak ve içine aldığın kiri arıtabilecek kadar temiz ve saydam olabilmek işte bütün zorluk burada başlıyor. Bugün dünyada kendini en hümanist, en özgürlükçü diye tarif eden ideolojilerin bile böyle bir kapasitesi yok. Çünkü böyle bir tahayyülleri yok. Ancak mevcut durumda bunu yapabilecek tek mecra, merci olan İslam düşüncesi ve Müslüman toplumun ise dağınık hali ile kendine bile hayrı yok. Ama bu durum bile onun bu potansiyelini yok etmeye yetmez. İslam, tarih sahnesinde görüldüğü andan itibaren muhtemelen etrafındaki gelenekler kendisine pek de uzun olmayan bir ömür biçmişlerdi. Ancak bütün onu boğma, tahrip etme çabalarına rağmen o etrafındaki buhranları dağıtacak gücü her zaman kendisine dosdoğru yönelen “müminlerine” sağlamıştır.

Tarihe baktığımız zaman, hem İslam’ın geldiği çağdaki karanlık dünyaya, hem de sonraki her türlü tutulmalarda, karanlığı aydınlatmış ve kirlenen insanı ve onun dünyasını temizlemiştir. Bugün Müslümanlar arasında yaşanan güncel siyasi-sosyal kısır çekişmelerin, savaşların İslam anlayışını onun ortaya çıkardığı büyük medeniyet mirasını yok etmeye yönelik adımların başarılı olacağını düşünmek veya görüntüye aldanarak söylemek büyük bir yanılgıdan başka bir şey değildir. Elbette ortadaki bazı durumları yok saymak yanlıştır. Ki bunlardan en başta gelenlerden biri ümmetin içine yerleştirilen ve yukarıdaki saydığımız şiddete kaynaklık eden tefrik unsurlarıdır. Batılı devletler özellikle etnik, mezhepsel ve hizipsel parçalanmışlıkları yoğun bir şekilde kaşıyarak büyük yıkımların kapısını aralamaktadırlar. Ortaya çıkan karşıtlıklar ile gerek ülke içinde gerekse ülkeler arasında ortaya çıkan yapay sınırları, yapay kimlikleri kullanarak; İslam’ın ve Müslümanların dünyaya sunabilecekleri bu potansiyel kurtuluş reçetesini kendi içinde yok etmeye çalışıyorlar. Bundan dolayıdır ki; ihtilaflar, rahmet sebebi olmaktan çıkarak kutuplaşmanın, tek tipleştirici, fanatikleştirici ve ayrıştırıcı etkeni olmaktadır. Kendi içinde birlik oluşturmak ise çeşitli desiselerle neredeyse imkânsız hale getirilmekte ve bunu gerçekleştirecek zihni ufuklar karartılmaktadır. Adeta bir karartma ile karşı karşıya bırakılarak iradesinin üzerine kocaman algısal bir ipotek konmaktadır.

Bunda temel olarak şu nokta önemli görünüyor; topluma yön verenlerin esen her rüzgâra kolayca kapılmalarının, her vaade aldanmalarının dolayısıyla da aldatmalarının etkisi vardır. Ki toplumlar parlak sözler karşısında dayanaksızdırlar. Bu bakımdan siyasilerin, uzatılan her mikrofona başlarını uzatmalarının, âlimlerin internet fenomeni haline gelmelerinin, akademisyenlerin bir tabirci ve tevilciye dönüştükleri televizyonlardan kürsülere inememelerinin ortaya çıkardığı büyük bir siyasetsizliği, ufuksuzluğu ve de kuraklığı görmek gerekiyor. Romantik, saçma tepkilerle duyarlılıktan ve toplumsal sorumluluktan yoksun muhalefetlerin ise satıhta ortaya çıkardığı şey basit bir göz boyamadan başka bir şey değildir. Bu bakımdan hayati konuların hiçbirisi hak ettiği noktaya taşınmıyor yeterince tartışılmıyor ve konuşulmuyor. Bu da gerçekten bu dünyayı yaşanmaz bir hale getirmek isteyen Irkçı emperyalistlerin ekmeğine adeta yağ sürüyor. 

Her gün yaşanan zulüm ve ortaya çıkan feryatlar yeterince uyarıcı olmuyor. Sloganların serinletici etkisinden çıkarak küresel işgal güçlerinin ve onların işbirlikçilerinin ortaya koydukları bu oyunu bozmak ancak Müslümanların yeniden kuşanacakları İslam’ın o dirilten, izzete götüren hakikat kalkanı ile mümkündür. Zihinleri iğfal eden yapay tartışmalardan, insanın gözünü kör eden geçici makam, şan ve şöhret hevesinden hızla uzaklaşarak; yeniden arınma ve yaşatma ideali ile o hakiki hale ulaştıracak mücadeleye girerek yeniden var olmayı mümkün kılabiliriz. Müslüman yüreğinin, o iyileştirici sıcaklığını önce içimizde hissederek, ete kemiğe büründürerek ve ardından da dalga dalga bütün bir yeryüzüne yayarak o arındırıcı, temizleyici denize dönüştürebiliriz. Bu nedenle önce kendimizi ve ardından da insanlığı İslam’a hazırlayarak bunu gerçekleştirebiliriz. O zaman emrolunduğumuz gibi dosdoğru oluruz ki bunun önünde hiçbir güç duramaz. Hoşça bakın zatınıza…

TAŞ GEMİ

NOT: Bu hafta;

1- Fatih Tutkun bize Zeki Müren’den “İki gözüm iki çeşme”yi dinleyelim diyor. Yaşanan hadiselerden sonra iki gözümüz değil, ciğerimiz param parça.  

2- Ali Rıza Güzeltepe’de Nurullah Akçayır’dan “Hani Yaylam”ı dinleyelim diyor. Evet, şehirler boşalırken, metropoller dolarken, göç-güç bir mesele olurken yaylaları aramak, özlemek elbette bize düşecektir. 

3- Sefa Şahin, Şu yalan dünya’ya gelip gitme gerçeğini hatırlatıyor ve Güler Duman’dan “Şu dünyaya geldim giderim”i dinliyoruz. 

4- Eser Gedik, bu kış günlerinde içimizi ısıtacak sıcak bir esinti gönderiyor. Özer Özel’den “İncecikten bir kar yağar”ı dinliyoruz.

“İnsanlar yalnız ölecekti. bu zordur ortadoğuda

topluca ölmek çabuk diriltir, mittir” Muhammet Özmen

DAĞARCIK

“Midesine indirdiği her lokmanın karşılığını içinde yaşadığı topluma vermeyen kişi, o toplumda bir asalaktır.” (Jules Romains’in, “Dirilen Şehir” kitabından tadımlık...)

TEKKE

“Beş şey bahtsızlık alametidir: 

1- Gönül katılığı, 2- Gözün yaşarmaması, 3- Hayâsızlık, 4- Dünya sevgisi, 5- Dünya endişesi. (Malik Bin Dinar (r.a)’dan Tadımlık…)

Bir lahza:

“-İnsan ne zaman ölür? + Artık hatırlamadığı zaman.

-Başka? +Artık hatırlanmadığı zaman.” (Sonsuzluk ve bir gün- Angelopoulos)