Krallıklar da, krallığın da, kendine göre kuralları varmış.
Yüreği pek, bileği güçlü, kılıcı keskin biri, halkı meydana topluyor ve, “Beni seçenler, boyunlarını eğsinler. Beni seçmeyenler dik dursunlar ve ben kılıcımla onları alacağım” diyor ve çoğunluk, boyunlarını eğerek krallığa seçilmiş oluyor.
Boyun eğmeyenler de, dağlara, çevre ülkelere sığınıyorlar.
Babadan kalan krallıklar da böyle işliyor.
Günümüzde meydanlarda değil, sandıklarda isteniyor itaat.
Hatta demokrasilerde insanlar öylesine korkutulmuş ki, krala boyun eğmeyeceğinin bilinmesini istemiyor. Onun için tek kişilik yerlerde oyunu oynuyor.
Amerika’da demokrasinin olmadığını kimse inkâr edemez.
İngiltere ise demokrasinin beşiğidir.
O beşikte doğan demokrasiyle öldürüldü milyonlarca Hintli, Pakistanlı Müslüman ve Hindu.
Almanya, Fransa, Belçika, Hollanda, İtalya… Hepsi Afrika’yı demokrasi götürme bahanesiyle sömürdüler, demokrasiye direnenleri öldürdüler.
“O günler geride kaldı” demeyin.
Hâlâ aynı putu öne sürerek, yani putlarını yiyerek, yedirerek hayatlarını sürdürüyorlar.
En son Ukrayna olayında da aynı tiyatroyu oynuyorlar.
Komünist Rusya’da 1991 yılına kadar lafta her şey ortaktı.
“Cumhurbaşkanı ile işçi aynı haklara sahiptir” diyorlardı.
1991 yılında komünizm putunu yıktılar, kapitalist ekonomiye geçtiler, aynı yıl bazı Ruslar, Batı’nın başkentlerinde milyarlık yatırımlar yaptılar.
Birkaç senede dünyanın en zenginleri arasına girdiler.
Derken Ukrayna kavgasını çıkardılar ve Batı’daki bütün zenginlerin mal varlıklarını donduruverdiler.
Hani İslam’da Endülüs yoluyla Batı’ya geçen “suçun şahsiliği” prensibi nerde kaldı?
Putin’i savaş suçlusu ilan edeceksin, Batı’ya yayılmış, vatandaşlık almış Rus zenginlerinin mal varlıklarını dondurarak sahipleneceksin, bunun adına da krallık değil, demokrasi diyeceksin.
Bunun adı, zehir gibi demokrasidir.
“Küpün içinde ne varsa o sızar” demiş atalarımız.
Amerika’nın kendisinin 25 milyon Kızılderili’yi öldürdüğünü yine kendi papazlarından biri kitabında yazmış. (İspanyol asıllı papaz Bartolome’de las Casas “Kızılderililer nasıl yok edildi” adı altında Türkçeye çevrilir. (Şule Yayınları)
Güney Amerika’da milyonlarca insanı öldürmüş.
Meksika’da her evde Amerika’nın sakatladığı bir insan olduğu yazılır çizilir.
Demokrat bir ülkede, en yüksek eğitimi almış, yüzde elli bir oyla seçilmiş başkanın başkanlığında, en üst eğitimle donanımlı generaller ve bilim insanlarının milimetrik hesaplarla, 6 Ağustos 1945’te Hiroşima ve 9 Ağustos 1945’te Nagasaki’ye attığı atom bombasıyla beş yüz bin insan öldüğü ve o günden bu güne kadar o topraklarda otun bitmediği, canlının yaşamadığı söylenir.
İçlerindeki inkâr zehrinin eyleme dönüşmüş halidir bütün bunlar.
Vietnam’da öldürdüğü insan sayısının beş milyonu aştığı söylenir.
Bu beş milyonu öldüren Amerikan askerlerinin hepsi aynı inkâr ordusunun askerleri idi. Hatta öldürmekten yorgun düşen askerlerin günahını affetmek için ordularında papazları da vardı.
Akşama kadar tanımadığı insanları öldüren askerin günah yükünü affeden papaz, sabahleyin daha hafiflemiş olarak kalkan asker, daha çok öldürüyordu, çünkü akşam yine affedilecekti.
O beş milyon Vietnamlıyı öldürmek için gönderilenlerden bir tek Amerikalı itiraz etmişti, “Tanımadığımız, bize zararı olmayan, sınırlarımıza on binlerce kilometre uzaklıktaki, suçsuz adamları niçin öldüreyim” diyerek karşı çıkan bir tek adam vardı; o da Müslümandı.
Eski adı Cassius Marcellus Clay iken Müslüman olan ve gelmiş geçmiş en büyük boksör unvanını alan, yeni adıyla Muhammed Ali Clay’dı (1942-2016).
Bazılarının araştırmasına göre, askere gitmediği için yıllarca mahkemelerde süründürülen, ringlerde maç yapması yasaklanan, bundan dolayı beş yılda yüz milyon dolarlık zararı olan bir Müslüman, haksız yere Vietnam’da, insan avına gitmeyi kabul etmediği için Demokrat siyasiler ve adalet adamları tarafından cezalandırıldı.
Onlar, ceza verdiklerini sansınlar.
Yeni girdiği dinin kitabı Kur’an-ı Kerim’de, Rabbimiz, Maide Sûresi’nin 32’nci ayetinde…
“Kim, adam öldürmeyen, yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayan bir adamı öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibidir. Kim de bir canı kurtarırsa, bütün insanları kurtarmış gibidir” buyurur.
Sevgili Peygamberimiz de,
“Müslüman bir insanın öldürülmesinden, insansız bir dünyanın yok olması Allah katında daha ehvendir” buyurmuş. (Tirmizi, Diyat 5, İbni Mace, Diyat, 1)
Bu imanla büyüyen İmamı Gazali’nin hocası, İmam-ül Harameyn-el Cüveyni (H. 419-478)
“Dünya malının tamamı, bir damla kanla tartılsa, bir damla kana denk olmaz” der. (el-Ğıyasi s. 256) Aynı ma’nayı İmam Gazali de el-Müstasfa (1/314)’da tekrarlamış.
Yani katil olup yüz milyon dolar kazanmaktansa, bir damla kanın günahına girmemeyi tercih etmiştir o Müslüman.
Aynı kültürden sulanan Mehmet Akif Ersoy merhum da:
“Bütün dünya için bir damla kan çoktur” diyorlar, sen,
Şu ma’sum ümmetin seller akıttın hûn-i pâkinden” deyivermiş.