Değer mi?

Abone Ol

Büyük acı.

Büyük dram.

İnsanlığın iniltilerinin, acılarının, çaresizliklerin hâlâ yoğun olduğu, dünyalıklarının telâşında olanların olduğu bir zamandayız. Çelişkiler, tuhaflıklar, gözü dönmüşlükler sarhoşluğunun yaşandığı süreçteyiz.

İnsanlar mı ölmüş, hayatta kalanlar çaresizlik içinde gözleri boşlukta bekleyenler mi varmış, siyaset ve klavye mücahitlerinin konforlarını yaşayanların salvolarında olduğu bir zamandayız. Irkçı jakoben, faşist ruhların derdi, çabası saltanatları. Dünyalıkları, gelecek kaygıları. Gelecek denilen şey bu büyük depremle yerle bir oldu. Dünya mülkü denen o devasa böbürlenmeler fay hatlarının yarıklarında yitti. Gururlar, kibirler, paralar, makamlar beton yığınlarının altında kaldı.

Mafya ruhlu zihniyet saltanatını sürdürmek için hiçbir değeri önemsemez. Bütün değer kendisi. Ölen insanların sorumlulukları umurlarında olmaz. Onların çığlıkları sağır kulaklarından geçmez. Ruhları duyarsız ve duygusuz.

Ölen insanların sorumluluklarını üstlenmez. Derdi davası kendisi, geleceği, çıkarı veya yanındakiler.

Müslüman olan insan kendi sorumluluğunu hiç mi umursamaz, hiç mi kendisini hesaba çekmez, hiç mi kendi manevi geleceğini düşünmez?

İnsan, evet insan, ama nasıl bir insan?

İnsan, canlı, doğa büyük sarsıntının insan ruhunda oluşturduklarının ağırlığı bitmeyecek. Uzun sürecek.

Müslümanların kimi duyarsızlıkları insanı kahrediyor. İslâm’ı temsil durumunda olanların hâlleri kahrediyor. Oysa anlaşılıyor ki dertleri İslâm değil. Mafya ile iş tutmak, onlarla korku duvarlarını örmek, insanların soluklanmasına fırsat vermemek. Eleştiriyi kabullenmemek, hiçbir sorumluluğu üstlenememek. Muhatap gördüklerine hakaret etmek, aşağılamak.

Bu büyük cenaze evinin üzerinde, yanında keyif çatmak için gözü karalığa bürünmek.

Hazreti Ömer’in adaletinden dem vurulur da onun gibi bütün varlığını feda eder hâlini hiç düşünmemek. Mekke’nin varlıklılarından iken Medine’nin çulsuzları arasında ölmek. Serveti olan yüzlerce develeri var iken öldüğünde borç ile ölmek. Borucunu ödeyecek olan oğlu Abdullah’ın da o borcu ödeyecek milim gücünün olmadığını bilmezlikten gelmek.

O Ömer ki, henüz sınırlarına dâhil olmuş olan binlerce kilometre uzaktaki Malatya’da atından düşen birinden haberinin olmasını bilmek. Ömer’in bir celadeti vardı ama bu celadet haksızlığa, adaletsizliğe ve zulme idi. Mescit’te hain bir darbeye muhatap olduğunda artık ölümünün mukadder olduğu o anda, oğlu Abdullah’ın seçilecekler arasında yer almaması için vasiyet eden o Ömer.

Seçim sürecine girilmiş. Deprem de, insanların ölümleri de, yaşayanların acıları da unutulmuş. Bu acının içinde yer almayanların derdi kin ve öfkelerini gizlemeden insanları aşağılamaları, zaaflarını fırsat bilmeleri ve bunu kendilerine iş edinmeleri.

Sorumluluk makamında olunsun ya da olunmasın, bu büyük felâketten gerek ihmalleri, gerek gücü yettiği hâlde hiçbir katkıda bulunmamak.

Ölüm var, evet ölüm var. O gururlar, o kibirler, o vahşi saldırganlıklar da ölecek bir gün. Hesap günü var ve o hesap günü her ayrıntının hesabı sorulacak. Zerre miktarı veballeri var ise bunun hesabı verilecek.

Ömrünü, hayatını, servetini, hemen her şeyini Allah Elçisi Efendimizin yanında geçiren dostu ve yol arkadaşı Ebubekir Efendimiz Zilzal Suresi’nin iniş anında ilk tanığı. Son iki ayeti dinleyince lokmalar boğazında düğümlenip ağlayan. Slogan Müslüman’ı olmak, bağırıp çağırmak ne kazandırır bilmem. Merhametli, müşfik ve sevgi ile olmak varken, değer mi?