Defolu hayat!

Abone Ol

İçinde yaşadığımız zaman, bütünüyle mükemmele ulaşmış bir makineyi oluşturmak için çalışır. Onun için aksayan, duran her şey dışarı atılarak sistemin dışında bırakılmalıdır. Sistemin kusursuzluğuna inancı muhafaza etmek için hep bir ölçü, bir kıvam, bir karar noktası oluşturur. Herkesin o noktaya yakınlığı kadar sistem içerisine dahiliyeti ve etkisi artar. Bu bakımdan bugün herkes o noktaya doğru gitmenin, hedefe ulaşmanın mücadelesini verir. Görevlerini layıkıyla yapanlar sisteme olan uygunlukları ve hizmetleri ölçüsünde ödüllendirilirler. Ta ki, bu sistem döngüsü içerisinde üstlenilen görevin modası geçene ve işlevini yitirene kadar devam eder. Bunu sağlamak için birçok aygıt devreye girer. Televizyonlar ya da diğer iletişim araçları ile birinci elden hayatlarımıza müdahil olurlar. Trendler, en’ler, best seller, fit olma, yeme içme, mekân oluşturma vb. birçok ölçüt ile de standartlara tabi tutuluruz.

Bu hayat biçimi bize öyle basit bir şekilde sunulmaz. Bu sürekli geliştirilen ve giderek bağımlı bir ilişkiler silsilesi ile içinden çıkılamaz hale getirilir. Adeta onsuz yaşanmayacağına iman ettirilir. Zaten sanki bir dini ritüelmiş gibi insandan akışı bozmamızı istenir. Sistemin dışına atılmak ise “marjinalleştirilerek” sağlanır. Ve bu durumda insan, pişman oluncaya kadar acıya tabi tutulur ve yalnızlığa terk edilir. Bu acı ve yıpratıcı deneyimde fayda vermezse toplumun ibret vesikası haline getirilir ve anormallikle suçlanılarak toplumun gözünden ayıklanır. Kadınlara ve erkeklere her gün ekranlardan nasıl bir bedene sahip olmaları, neleri almaları, nelere dikkat etmeleri, çocuklarını nasıl yetiştirmeleri vb. birçok konuda uyulması gereken kriterler dikta edilir. Aynı zamanda bedenleri de bir cinsel meta halinde pazarlanır. Bu durum pazarın süreklilik dinamosu haline getirilir. Bu hastalıklı düşünceler her gün yüzlerce ister basılı isterse görsel kanaldan/mecradan empoze edilir.  Bu durumun dili, dini, ırkı yoktur. Bir uçtan diğerine hepsi tek elden formatlanmış gibidir. 

Sistem, bugün hangi toprağın üzerinde hangi devlet var, hangi millet yaşıyor gibi kaygılar taşımıyor. Onun için döngünün devam edip etmemesi, arıza verip vermemesi önem arz ediyor. Ondan dolayı sistem daha çok döngüselliği önceliyor. Farklılıkları tek bir tipe indirip, kültürel farklılıkları, mizaç farklılıklarını tüketim alışkanlıklarında totalleştirerek pazarın dengesini tutarken insanı ve toplumu memnuniyet endeksi ile kandırıyor. Kimin ne kazanıp ne kaybettiği hiçbir önem arz etmiyor. Önemli olan küresel ölçekteki toplumsal benzeşim kümesinin sıhhati ve sistemin sürekliliğidir. Bu bakımdan ne inançlar ne de kadim kültürler bu sürece muhalif olamıyor, etki edemiyor, belirleyici ise hiç olamıyor. Bu bakımdan da herkesi bir uzlaşıya davet eden sistem, egemenliğini perçinliyor. Bugünün insanını, kullandığı en basit objenin bile gereksizliğine ikna edemezsiniz, çünkü onsuz bir hayatın mümkünlüğüne inanmayacaktır. İnancı ile çeliştiği noktada da inancını tevil ederek hayatına devam edecektir. Çünkü kimse artık çağdışı kalmak istemiyor. 

Bu bakımdan hayatı mükemmele çevirmenin ve dışarıda kalmamanın yolu uzlaşmak ve kabul edip gereğini yerine getirmek oluyor. Bugün buna direnç gösteren her inancı, her düşünceyi her yaşam biçimini defolu hale getirip küresel bir savaşın muhatabı kılıyor. Bu savaşlar aslında her egemenin kendi uyruğuna karşı olduğu gibi, aynı zamanda küresel sistemin, bütüne karşı vermiş olduğu gözdağıdır. Savaşlar/baskılar/kısıtlamalar ister ferdi olarak, ister toplumsal olarak yerini tayin ederken, bu ölçütleri göz önünde bulundurmaya teşvik etmenin bir yöntemi olarak kullanılıyor. Hatta öyle bir propaganda yürütülüyor ki gerçekliği ancak denetim altındaki zihinlerden başkası göremez deniyor. Neden mutsuzluklar bu kadar çok? Neden savaşlar, yıkımlar ve ağıtlar bu kadar sessiz ve çığlıklar neden ürpertmiyor? Neden kazandığını zannederken insan kaybediyor? Neden insanın bir hükmü yok? Belki de insana hükmetmenin yolu acıdan geçiyor. Acıya karşı çıkanın defosu ortaya çıkarılıp, tarihin dışına itiliyor. 

Bugün yeniden tarihin belirleyicisi olmak için kişilere bel bağlamadan ve sisteme eyvallah etmeden, hakiki bir ‘var olma’ mücadelesini ortaya koymak gerekiyor. Bütün süreçleri yeniden adlandırıp, benzeştirmek yerine; özgün bir biçim ortaya koyarak hakikati görünür kılmak ve insandan topluma; şefkati, merhameti ve adaleti karakter haline getirecek bir seferberliğe girişmek gerekiyor ki bu akıntı tersine dönsün. İnsan, eşref olabilme kabiliyetine ulaşabilsin. Hikmetle birleşen kudret, hakkı ve hakikati açığa çıkarır. Bu da gözlerdeki, gönüllerdeki, zihinlerdeki perdeyi aralar. Hoşça bakın zatınıza…

TAŞ GEMi

“Reyhanî’yim bulamadım yerimi,

Her dertten örnek var aç defterimi.” 

(Aşık Reyhani)

Not-1: 

Bu hafta Erkin Koray söylüyor ve hep “Tek başına”sın diyor. Bu dünya penceresinden bakıp geçerken o dip yalnızlığı ifade ediyor. Hayat böyle… Bir adımlık mesafe, başlıyorsun ve bitiyor. Bugün insanların gökyüzünün altında bir uçtan diğer uca yalnızlığını notalara döküyor. 

Not-2:

*Saadet Partisi Gençlik Kolları Genel Başkanı Salih Akyüz’ün  “Sümeyye Hacer” i dünyaya gelmiş, hoş gelmiş. Allah bahtını açık etsin. Âmin. 

*Sevgili Selim Aydın, stajını bitirip Avukatlık mesleğine giriş yapmış. Hayırlı olsun. Adaletten ve haktan yana olsun. Hayırlı, bereketli kazançlar diliyorum.

Bize kadar

1- Bir ArapahoDeyişi’nde ifade bulduğu gibi: “Sıklıkla hayret ediyorsan idrakin ikramı ulaşacaktır.” 

2- “Zihin, senin onu boyadığın rengi alacak” der, Sri Ramakrishna.

3- Walt Whitman,“Hakikat basittir. Şayet karmaşık olsaydı onu herkes kavrardı” der.

4- Bu hafta, Üzeyir Türk’ün hazırladığı ve MGV Yayınlarından çıkan “Minik kuş” isimli, çocuk kitabı var. Sare etkisi… MGV Yayınları’ndan çıkan bir diğer kitap ise Remzi Çetinkaya’nın yeniden ele aldığı ve atıfları, dipnotları da eklemesi ile yeni bir boyut kazanan Erbakan Hoca’nın “İslam ve İlim” eseri. İyi okumalar.

5- Bu hafta “Silence” izlenir. ‘Dağlar ve nehirler yerinden oynatılabilir ama insanların doğası değiştirilemez’ diyor, Japonlar. Film, birkaç farklı boyuttan okunabilir. İyi seyirler…

DAĞARCIK

“Niçin bu kadar öldürmeyi, yok etmeyi, parçalamayı seviyor insanlar? İnsan yumuşak başlı, iyilik dolu bir yaratıktır, ağız dolusu gülen, yürek dolusu ağlayan, iliklerine kadar duygulanan, seven bir yaratıktır insanoğlu... Bu öldürme, yok etme, öfke, öç, sevgisizlik neden? Niçin koparıyorlar çiçekleri, birisi tok da yüz bini niçin aç, o tok da bu kadar gözün altında, öfkenin içinde iflah oluyor mu? Tok olan niye bu kadar ahmak?” (Yaşar Kemal’den tadımlık/ Deniz Küstü’den)

TEKKE

“Tarifsiz düşünce problem doğurur.” (Prof. Dr. Necmettin Erbakan’dan tadımlık)

Bir lahza

“Kanım damarlarımda akıyor. Güneş tepemizde parlıyor. Ve ben, AntoniusBlock, ‘Ölüm’le satranç oynuyorum!” (Yedinci Mühür /1957)