Kim kurdu ne zaman kuruldu bilinmez. Kim yürüttü, kim büyüttü bilinmez. Bilinen bir şey varsa, o da üyesinin çok olduğudur. Dedikodu günah değil mi? Sofiler yapınca, dernek adamları yapınca, bizim saliha kızlarımız yapınca hüküm kalkıyor zannedersem… O yüzden bu derneğin müntesipleri genelde Müslümanlar… Hatta Pro Müslümanlar… Sorsan sıradan Müslümanlardan, üç beş kat daha üst mertebedeler öte tarafta… Hammışlar… Ermişler… Olmuşlar… Pişmişler… Yanmışlar… Bu âlemden dahi değillermiş… Tek kabahatleri varmış ama… O bile hak için… Sorun bile sayılmaz aslında… Dillere destan tutamadıkları kopasıca dilleri… Peki, ne oldu bize?
Vakıflarımız çoğaldı. Derneklerimiz gırla… Camilerimizi söylemiyorum bile… Ama birbirimizi Allah için sevmeyi bıraktık. Çünkü tüm kurumlarımızı birer menfaat aracı haline getirdik. Her ne yaptıysak “desinler” diye yaptık. Takdir etsinler. Övsünler. Çalışkanlığımızdan dolayı makam, mevki versinler. Sözümüzün bir hükmü olsun. Adam yerine koysunlar. Dünya kurtarılacaksa bizim dediğimiz şekilde kurtarılsın diye yaptık. Önemli olan, olmayı arzuladık… Narsisizmin sofi hali… Enaniyet… Kibir… Hırs… Sonra ne mi oldu? Dünya ile olan bağımızı kesmesi gereken derneklerimiz, birer puta dönüştü… Bize ait… Bizi dünyaya, dünyayı bize bağlayan hayat kaynaklarımız… Kendi elimiz ile yaptığımız bu putlar uğruna çok fitne çıkardık. Çok kan döktük. Çok kalp kırdık. Haksızlıktaki cüretimiz arttıkça ahlâksızlık baş göstermeye başladı. Zulüm kapıdan girdi mi, töre bacadan çıkar derler. Babalar, abiler haksızlık yaparsa… Kardeşler, evlatlar ahlâksızlık bile yapar. Hırsızlık… Yolsuzluk… Fuhuş… Fitne… Dedikodu…
Öyle adamlar tanıyorum ki Türkiye genelinde… Yaşları 40-50-60-70 hiç utanmıyorlar… Oturuyorlar saatlerce… O onu dedi. Bu bunu dedi. Öbürü öbürüne baktı. Diğeri diğerine çattı. O mu haklı… Bu mu haklı… Şunun başına şu gelmiş… Öteki ötekileştirilmiş… Beriki berikileştirilmiş… O dernek senin… Bu dernek benim… Şu platform senin… Bu platform benim… Benim başkanım, senin başkanını döver. Onun başkanı akşam kebap yemiş. Diğeri kanaat etmiş de aç karnına uyurken hikâye paylaşmış… Kızanlar… Küsenler… Dövüşenler… Mahalle karıları gibi oturmuşlar derneklerin, vakıfların kapı ağzına, sabahtan akşama kadar ölü insan eti kemiriyorlar…
EĞER VAKTİN VARSA
Eğer vaktin varsa, intihar edecek kadar manevi boşluğa düşmüş bir kardeşine “nasılsın” diye sor…
Eğer vaktin varsa, bir yetimin başını okşa…
Eğer vaktin varsa, peçete satan bir çocuktan bir peçete al ve Allah razı olsun de.
Eğer vaktin varsa, bir kedinin önüne bir tas süt koy…
Eğer vaktin varsa, oku.
Eğer vaktin varsa, tefekkür et.
Eğer vaktin varsa, ibadet et.
Eğer vaktin varsa, zikret.
Eğer vaktin varsa, cihat et.
Eğer vaktin varsa, Siyonizm ile mücadele et.
Eğer vaktin varsa, şükret.
Eğer vaktin varsa, dua et. Ne edersen et ama dedikodu ile ümmeti ziyan etme…
Hâsılı
Konuyu uzatıp birilerinin dedikodusunu yapmak istemiyorum. Dedikodu yapan iş yapamaz. Nereden mi biliyorum? Kendimden biliyorum tabi ki… Birkaç senedir tövbekâr modda piyasadan komple çekilmiş durumdayım… Kimseyle görüşmüyorum. Kimseyle görüşmediğim için dedikodu da yapamıyorum. İşimi yapıyorum. İyi, kötü… Bilmem…
Çözüm kimseyle görüşmemek mi? Hayır. Çözüm Allah’tan korkmayan, işsiz kişilerle görüşmemek… Bu tarz dedikoducu ortamlardan uzak durmak… Ahir zamanda da bu şekilde bir filtre koyup kendini de iyi bir hesaba çektin mi… Takıldığın ortamları ve görüştüğün kişileri en aza indirmiş olursun… Haliyle iş yapmaya bol vaktin kalır Allah’ın izniyle… Ahir zamanda yaşıyoruz. Her tarafımız maddi manevi ateş çemberi… Ümmet-i Muhammed kan ağlıyor. İşimiz çok, ömrümüz kısa… Haydi kalın sağlıcakla… Allah’a emanet olunuz canlar.