DEBKAfile ya da hedef 2007 Doktrini mi?

Abone Ol

Türk dış politikasında yaşanan gelişmeler, yeni Türkiye sürecinin Misak-ı Milli sınırları içerisine hapsedilmesine yönelik operasyonun bir parçası olarak karşımıza çıkıyor. Türk-Batı ilişkilerinde yaşanan sıkıntılar ve bunun iç-dış politika üzerindeki yansımaları, Ankara’nın dengeye dayalı çok yönlü ilişkileri ile aşılmaya çalışılıyor.

Son dönemde İran ve Irak bağlamında atılan kritik adımlar bunun birer göstergesi. Yakın çevresini tekrar keşfeden Türkiye çok hızlı bir şekilde etrafındaki sorun çemberini kırmak ve Yeni Ortadoğu sürecinde yerini almak istiyor.

Bunu yaparken de ABD, Rusya ve Çin arasındaki ilişkilere ve denge arayışlarına da dikkat ediyor. ABD-Rusya dengesine karşın, Türkiye-Çin dengesinin ön plana çıkartılmaya çalışılması ve Türk dış politikasında Çin’in yükselen ivmesi bu kapsamda bir tesadüf olmasa gerek.

Açıkçası, Türkiye elindeki kartları tekrar dağıtmaya başlamış vaziyette. Fakat diğer taraftan eli, jeopolitiği dışında ne kadar dolu işte bu fazlasıyla tartışmalı bir durum! Çünkü stratejik derinliği, komşularından başlamak üzere fazlasıyla darbe almış bir Türkiye görüntüsü söz konusu.

Oysa düne kadar Türkiye yakın çevresi üzerinden bölgesel-küresel bazda etkinlik arayan ve izlediği proaktif dış politika ile ön plana çıkan bir ülkeydi. Şimdilerde ise tekrar başa saran bir görüntü arz ediyor ki, bunun en azından üç temel anlamı var: Güven, zaman ve enerji kaybı. 

Hatta daha da vahimi Türkiye’nin izlediği yanlış politikadan dolayı ciddi anlamda bir milli güvenlik sorunu ile karşı karşıya kaldığına yönelik yorumlar da ağırlık kazanmaya başlamış durumda. Peki, o zaman uzatmadan şu soruyu soralım: Ne oldu da bölgesel liderlikle yetinmeyen, “küresel lige” oynayan Türkiye böylesi bir duruma düştü ya da düşürüldü

Bunun için tarihsel hafızamızı şöyle bir yoklayalım ve 2007’ye uzanalım. Dönemin MİT Müsteşarı Emre Taner, 5 Ocak 2007 tarihinde yaptığı yazılı açıklamada ulus devletin tehdit altında olduğunu ve ülkenin gerek stratejik, gerekse jeopolitik önemi nedeniyle kendisini hiçbir zaman olayların akışına bırakma ya da “bekle-gör-tavır al” taktiğiyle sınırlama lüksüne sahip olmadığını söylemekteydi.

Taner, yine söz konusu açıklamasında; ’Yalnız savunma pozisyonunda olmak Türkiye’ye haiz şartlar nedeniyle kabul edilemez bir davranış olacaktır’’ görüşüne de yer vermekte, “Yurtta Sulh-Cihanda Sulh” ilkesinin yeni bir değerlendirmeye tabi tutulması gerektiğinin altını çizmekte, sınırların ötesinde bir güvenlik anlayışını ön plana çıkartmaktaydı.

Bir diğer ifadeyle, Türkiye’nin “bekle-gör” yaklaşımı eleştirilmekte, proaktif bir şekilde hareket etmesi istenmekte, bunun için taktik, stratejik ve yüksek stratejik yaklaşımlara ihtiyaç duyulduğu ifade edilmekteydi. Tüm bunların uygulanabilmesi için de “güçlü bir ekonomi, kusursuz bir dış politika, caydırıcı bir askeri yapılanma ve çağa uygun bir istihbarata” ihtiyaç duyulduğu vurgulanmaktaydı.

Bu kapsamda, Türkiye’nin bölgesel politikalarına Ortadoğu, Orta Asya ve Balkanlar ağırlıklı vurgu yapan Taner; “Dolayısıyla yeni sorun ve tehditler doğrultusunda 21. yüzyılda doğuya doğru genişleyen dinamik bir alan söz konusu olmakta ve bu durum Türkiye’nin gittikçe genişleyen bir alanda merkezi pozisyon kazanacağını göstermektedir” demekteydi.

Türkiye’ye yeni bir stratejik ufuk ve hedef çizen, statükocu anlayıştan bir kayma olarak adlandırılan bu ifadeler, hiç kuşkusuz “Yeni Türkiye Vizyonu”nun bir parçası olarak karşımıza çıkmaktaydı. Yeri geldiğinde silahlı kuvvetlerin alanda etkili bir şekilde kullanımını esas alan  ve agresif bir dış politika anlayışını ön plana çıkartan bu husus, “Türkiye’nin Stratejik Vizyon Belgesi”nde yer almaktaydı.

Peki, sonuç Sonuç ortada! Son gelişmeler 2007 itibarıyla uygulamaya konulan yeni güvenlik doktrininin büyük ölçüde etkisiz hale getirilmeye çalışıldığını gösteriyor. Son olarak MİT Müsteşarı Hakan Fidan üzerinden istihbarata ve Türk dış politikasına yönelik eleştiriler, güçlü bir dış politikanın temelinde yer alan güçlü bir istihbarat anlayışına karşı olan tutumu açıkça ortaya koyuyor.

Dolayısıyla, ortada ciddi bir oyun var ve süreç birçok provokasyona gebe. 2007 Doktrini’nden rahatsız olanlar, 2013’teki bir üst seviyeye geçişten ciddi manada rahatsızlar. Bu bağlamda, İsrail’in istihbarat örgütlerine yakınlığıyla bilinen DEBKAfile sitesinde yer alan, Türkiye ve İran’ın “gizli istihbarat işbirliği anlaşmasını imzaladıklarını” öne süren haber, WSJ ve Washington Post gazeteleri ile başlatılan operasyonun daha da devam edeceğini bizlere gösteriyor.