Davutoğlu?nun IŞİD ile zorlu sınavı

Abone Ol

1919 da ABD nin Polonya daki Yahudilerle ilgili barış

görüşmelerini yürütmekle görevli Henry Morgenthau, General Edgar Jadwin ve

Hommer H. Johnson dan oluşan barış misyonunun raporları arasında; Eğer Osmanlı

Devleti nin başkenti İstanbul ve Anadolu daki birçok vilayet ABD mandası altına

girmese dünya barışı tehlikeye düşer başlıklı revize edilmiş rapor dikkat

çekicidir.

Asıl ilginç olanı, Polonya da Yahudilerle ilgili barış

görüşmelerini yürüten Amerikan misyonun bu raporu, Polonya Yahudilerinin o dönem

Osmanlı uhdesinde bulunan Filistin topraklarına yerleştirileceğine dair

Polonyalı yetkililere bir güvence olarak sunmuş olması kuvvetle muhtemeldir.

Çünkü daha sonra Polonya dan Filistin e büyük göç dalgası başlamıştır.

Tam yüz yıl önce, Osmanlı Devleti nin parçalanmaması

durumunda dünya barışının tehlikeye düşeceği vehmiyle, Ortadoğu coğrafyasını

hallaç pamuğuna çeviren ve bunun sonucunda ortaya çıkan kronik açmazın ana

nedenlerinden birisini burada aramak gerekir kanaatindeyiz. Keza, Question

D Orient yazarı Sorel Albert e göre de; Doğu sorunu Osmanlının Avrupa ya

girmesiyle başlamıştır. Gladstone da; Osmanlı yı değil Ortadoğu dan,

yeryüzünden silmeyi savunmaktadır.

Osmanlı Devleti nin parçalanması kampanyalarının

yürütüldüğü bir dönemde, Yahudi asıllı ABD Elçisi Henry Morgenthau, söz konusu

Osmanlı raporunu Capitol Hill e sunduğunda, ABD Başkanı olarak Thomas Woodrow

Wilson görev başında idi. Aynı Thomas Woodrow Wilson, 8 Ocak 1918 de ABD

Kongresi nde yaptığı konuşmada deklare ettiği ve On dört Madde (Fourteen

Points) veya Wilson Doktrini olarak bilinen beyanının on ikinci maddesi

Türkiye ile ilgilidir. Başkan Wilson, on ikinci maddede; Türk egemenliği

altında bulunan diğer uluslara da özerk bir gelişme için tam ve engelsiz bir

fırsatın sağlanması gerekir ifadesi ile Osmanlı nın parçalanma süreci yeni bir

ivme kazanmıştır. Osmanlı Devleti, Batı nın arzusu istikametinde parçalanmasına

rağmen, Ortadoğu da ortaya çıkan mevcut durumu hâlâ dünya barışını tehdit edici

boyutlarda gören anlayış ile yüz yıl önceki anlayışın birbiriyle örtüşmesi asla

tesadüf olamaz.

Hatırlanacağı üzere, Irak krizi konusunda hükümet

tarafından 25 Şubat 2003 de TBMM ye sunulan, Türk Silahlı Kuvvetleri nin

yabancı ülkelere gönderilmesi ve yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye de

bulunması için Hükümet e yetki verilmesine ilişkin başbakanlık tezkeresi

oylamasının Başbakan Erdoğan ın tüm ısrarcı tutumuna rağmen TBMM tarafından ret

edilmesi ve daha sonra yaşanan çuval krizi , Amerikan Yahudi Kongresi (The

American Jewish Congress) Başkanı Jack Rosen ın devreye girmesiyle ancak çözüme

kavuşabildi. Bunun sonucunda, ret oyu verdiği tespit edilen milletvekillerinin

üstü büyük oranda çizildi.

Davutoğlu Hükümeti de benzer şekilde Irak ve Suriye deki

IŞİD konusunda ABD önderliğindeki koalisyonda nasıl bir rol oynayacağı merak

konusudur. İsrail in Gazze operasyonunda kılı bile kıpırdamayan ABD nin, söz

konusu IŞİD olunca ayağa kalkması dikkat çekicidir. ABD ve müttefikleri,

ekonomik kaygılar yüzünden Irak a büyük önem vermektedirler. ABD Dışişleri

Bakanı John Kerry nin Ankara ziyareti bu kapsamda önem taşımaktadır.

Yüzyıl önce Osmanlı Devleti ni dünya barışı için büyük

tehlike gören, bölünüp parçalanmasını öngören ve bunu 1918 deki on dört

maddelik doktrininin içine sokan Başkan Wilson ile yüz yıl sonra Başkan

Obama nın anlayışı arasında hiçbir farkın olmadığı açıkça ortadadır.

Başbakan Davutoğlu, bu hassas dengede dolaylı olarak ABD

güdümünde bir politika izlemesi durumunda, ABD yönetimiyle olası ilişkilerinin

daha iyi düzeyde seyretmesi pekâlâ mümkün olabilir, ama uzun vadede,

Türkiye nin bölgedeki kredibilitesini zedeleyecek ve bölgeyle olan yapıcı ve

birleştirici rolünü zayıflatabilecektir.

Bu nedenle Türkiye nin, tüm Ortadoğu daki dengeleri göz

önüne alarak çok dikkatli bir politika içerisinde olması ve mümkün ölçüde

Ortadoğu daki yakıcı ateşin kıvılcımlarının Türkiye ye sıçramaması için

gereğinin yapılması kaçınılmaz bir olgudur. Daha önce ABD ile sarsıntılı bir

dönem geçiren Hükümet, şimdi ise Davutoğlu başbakanlığında İŞİD konusunda nasıl

bir tavır takınacağı, Libya örneğinde olduğu gibi ABD nin güdümünde politika

izleyip izlemeyeceği doğrusu merak konusudur. Davutoğlu Hükümeti, Suriye ve

Irak krizinde ABD nin yanında yer alarak Türkiye yi Ortadoğu da, düşmanlık

(enmity) ve dostluk (emity) arasında bir tercih ile yüz yüze bırakabilir. Bu da

uzun vadede Türkiye nin çıkarlarına büyük zarar verebilir. Suriye sendromundan

büyük dersler çıkararak, Türkiye yi yeni maceraların içerisine sokmamak gerekir

kanaatini taşıyoruz.

Sahi Erbakan ın kabrini ziyaret eden Davutoğlu nun burada

asıl yapması gereken ABD nin çıkarlarından çok, Türkiye nin ve İslam âleminin

çıkarlarını ön planda tutabilecek politikalara ön ayak olmasıdır. Bu da

Erbakan ın izlediği politikayı devam ettirmekle mümkün olabilir.