Davet

Abone Ol

Ramazan ayındayız, dolayısıyla diğer günlere ve aylara oranla maddî ve mânevî hareketliliğin büyük ivme kazandığı bir zaman diliminde yaşıyoruz. Bu ay “davet” ayıdır aynı zamanda... Herkes bir yerlere davet edilir, fakat davete icabet edip etmemek, herkesin kendi iradesiyle karar vereceği bir iştir.

Bu mevsimde “Kimse beni davet etmiyor” denemez, her şeyden önce çevremizde olup bitenleri fehmetmek gerekir. Ayrıca neredeyse bütün belediyeler, ya bizzat organize etmek veya destek vermek suretiyle çeşitli mekânlarda düzenledikleri iftarlara bütün vatandaşları “davet” ediyorlar. Sokaklarda bile davetler var, herkesi çağırıyorlar yani herkes “davet” ediliyor.

Kuşkusuz bu ayda en anlamlı davet kutsal mekânların “daveti”dir. Kimini Mekke, Medine “davet” eder, kimi de “davet edilmeden” kalkıp oralara gider. Kimi mahallesindeki veya çeşitli şehirlerdeki camilere gider, kimini de bu camiler “davet’ eder. Kimi de ne yaptığının ne de yediğinin farkındadır.

Bu ayda mânevî rüzgârların kuvvetli bir şekilde esmesine rağmen, bir o kadar da zekât ve sadaka gibi yardımlaşma ve paylaşma şuurunun bütün söylemlerde dile getirilmesiyle, çoğu zaman maddî yönün mânevî yönün önüne geçtiği anlar bile söz konusudur. Bütün bunlara rağmen “Beni kimse davet etmiyor” diye içimden geçirirken, laf aramızda ben de bir “davet” aldım. Bu ayda elbette davet etmek güzel, ikramda bulunmak çok daha güzel! Çünkü rahmet ve merhamet ayı olan Ramazan, gönüllerin yumuşamasıyla birlikte bolluk, bereket olarak yankılanmaya başlıyor. Böylece “yardımlaşma” maddî ve mânevî anlamda büyük bir ibadet şölenine dönüşüyor. Herkes “cürmüne” göre görevini ifa etmeye çalışıyor.

Birçok davete karşı mızmızlanırken, bu sefer içimde büyük bir coşku oluştu, her ne hikmetse birkaç gün önceden, “davet edilsem” diye içimden bile geçirmeye başlamıştım. Mâlûm çoğu zaman sizin istemeniz yetmez, istetilir olmak, istenir olmak gerekir. Böyle bir davet olur da icabet etmez miyim Davete icabet ettim büyük bir zevkle...

Mesafeler bile kısalıyor istetilince... Bu davet dolayısıyla yaşadığım ruh halini kelimelerle ifade etmem mümkün olmuyor, sadece söz konusu edebiliyorum. Hedefe kilitlenince gördüklerinizi görmez, duyduklarınızı duymaz oluyorsunuz. Ayaklarınız sizi alıp götürüyor, gönlünüz de ona eşlik ediyor, belki de tam tersi... Gönlünüze ayaklarınız eşlik etmek durumunda kalıyor.

Gönlümün rehberlik ettiği bu davet yolculuğunda ayaklarımın hiç itirazı olmadı, öyle “yoruldum, bu kadarı da fazla” demedi... Her hareketimi büyük bir şevk ve heyecan içinde gerçekleştirdim. Bu davette ruhum ikramlara doydu. Bazı hallerde yoğunluğu ve güzelliği ifade edebilmek için “ömre bedel” denir ya, işte öyle bir duygu yaşadım.

Görünüş itibariyle aynı davet mekânına gelenler de vardı. Kadınların oldukça yoğunlukta olduğuna tanıklık ettim. Kadın söz konusu olunca kadının ayrılmazı “çocuklar” olmaz mı Çocuklar hayatın, diriliğin, geleceğin en güzel göstergeleri... Çünkü nerede çocuk varsa, orada “hayat” var demektir. Cıvıl cıvıl bir ortam…

Davet sahibi kuşkusuz çocuklardan da çok memnundu. Onlara kucağını açmış gibiydi. Çocuklar tam da “çocukça” her tarafa koşuyorlar, dolaşıyorlar, birbirlerine şakalar yapıyorlardı, ortamın “eminliği” onlara da yansımıştı, çok mutlu görünüyorlardı. Ben de onları o halde gördükçe gönlüm kıpır kıpırdı, hatta çocuksu duygulara kapıldım. Çocuk olmak ne kadar da güzel... Zaten onlar “cennetin de kurtları” değil miydi

Çocukların yanı sıra davete icabet edenler arasında “gençler”i de gördüm. Büyümüşlüğe, ergenliğe atılan adımın bütün belirtileri vardı onların hallerinde de... Ülke sorunlarını masaya yatırmış gibi kendi aralarında “sohbet” ediyorlardı öbek öbek... Çocukluktan çıkış, ergenlik belirtileri her bakımdan kendini görünür kılıyordu. Bazılarının yüzünde masumiyeti, teslimiyeti okumak bile mümkün! Bazıları da büyük bir vakarla şahsiyetlerini aynalaştırmış gibiydi. Dua ediyorum içimden, bu davete icabet eden gençler için, “Rabbim onları her türlü fenalıktan koru!” diye...

Davetin her ne hikmetse “yaşlı”sı çok azdı. Kim bilir bunda vaktin geç olmasının etkisi olabilirdi! Buna rağmen kadınlar, çocuklar ve gençler davetin yoğun ve istekli katılımcılarıydı. Ne kadarı “davetli” idi bilmiyorum. Haydi diyelim herkes “davetli” olsun. Ama elbette ben kendimden sorumluyum ve yaşadığım hallerle hallenmek durumundaydım.

Ben davet edildim, “davet edilme”nin hazzını, bereketini ve güzelliğini yaşadım. Bir yere “gitmek” ile “davet edilmek” arasındaki nüansı gördüm böylece... Gitmek sizin iradenizle ilgili bir olgu iken, bir üst irade ile davet edilmek bambaşka bir ruh halinin yaşanmasına vesile olan bir hal... Hallerden bir hal yani...

Böylece “bakmak”la “görmek” arasındaki farkı farkettim. Hani “beni çağırıyor” denir ya, işte öyle bir duygu yaşadım, çağırıldım. Ben bu ramazanda davet edildim. Güzel bir mutluluğu yaşadım. Benimkisi öyle yeme içme ile ilgili bir davet değildi. Öyleyse beni kim mi davet etti Madem merak ettiniz öyleyse söyleyeyim. Beni Edirne’de Selimiye Camii davet etti. Ramazanda yatsı namazını diğer davetlilerle birlikte huşû ve huzur içinde eda ettim/ettik. Davetine müteşekkir kaldım Selimiye’nin...