Müslümanların iktidara gelmesiyle birlikte güç, iktidar,
para ve diğer başka şeylerle olan imtihanlarını da görme şansımız oldu, oluyor.
Bunların hiçbiri yokken dava adamlığında , mücahitlikte , idealler uğruna
yaşamda kağıt üstünde zirve yapanların, sırf güce ve güçlüye ters düşmemek ve
bu nimetleri es geçmemek adına nasıl bir değişim yaşadıklarını gördük,
görüyoruz. Herkes çalıyor zaten diyebilen, her türlü garabete karşı sessiz
kalan, davayı ve ideali dünya saadetine kurban eden insanlara şahit olduk,
oluyoruz. Turnusol kağıdı testi oldu bu süreç.
Edirne de 75 yaşında bir teyze, mantosunu giyip eşarbını
bağlamış, mahallesindeki park imara açıldı ve iş makineleri gelip çalışmaya
başlayacak diye kapıyor sandalyesini ve makinenin önüne oturuyor. Tam bir
gerçek halk hareketi bu ve teyzenin pasif direnişi neticesini de veriyor. Yeni
seçilen belediye başkanı geliyor ve buranın park olarak kalacağı sözünü
veriyor. Hiçbir siyasi amacı olmayan, yararlandığı ve çocukların oynadığı park
elden gitmesin diye (belki de hayatında ilk kez) itaatsizlik yapan bir yaşlı
teyze, bir istikamet üzere hareket ediyor ve muradına eriyor.
Ben tek başıma ne yapabilirim demiyor, Karar
verilmiş, güçlüye karşı duramam diye ümitsizliğe düşmüyor, karınca kararınca
güçten değil de haktan yana yer alıyor. Sonuç olarak da imarı engelliyor.
Bu iktidar sürecinde, İslami davası ve ideali olan
insanların nasıl da kapitalist ve emperyalist çizgiye kaydıklarını müşahede
ettik, ediyoruz. Asgari bilince sahip bir Müslümanın, güçlüden değil haktan
yana olmasını bildiğini kabul ediyoruz. Haksızlık kime karşı yapılırsa yapılsın
ve inancı, mensubiyeti ne olursa olsun kimsenin hakkının yenemeyeceğini Asr-ı
Saadet ten bildiklerini farz ediyoruz.
Ancak gelin görün ki, gücün cazibesine kapılanların tüm
bu hasletleri unuttuğunu, davalarında ve ideallerinde sabit kadem
duramadıklarını, güce ve iktidara göre bunlara ayar çektiklerini görüyoruz.
İstikamet kayboldu da diyebiliriz buna.
Kendini bir şekilde taraf olmak zorunda hisseden
insanlar, seçmek zorunda oldukları tarafların ikisinin de hesaplı kitaplı
olduğunu ve samimi olmadığını düşünse bile bir seçimde bulunuyor. Kendisini
öyle veya böyle güçlü olduğunu gördüğü tarafa kanalize ediyor. İşte bu ruh
hali bile, İslami kesimin dava ve ideal yerine pragmatizme yenik düştüğünün
göstergesi.
Tek başıma ne yapabilirim , Sayıca azız, güçsüzüz
gibi önermeler, sonuç endeksli ve meselelere pragmatik bakan kafaların
ürettiği bahaneler olabilir. Eğer ki bir insan, doğru bildiği bir şeye inanıyor
ve onun uğruna bir istikamet dahilinde hareket etmeyi kendine amaç edinmişse,
yeri geldiğinde birtakım zorluklara da katlanmayı bilmelidir. Sayıca az olmak
haktan sapıldığına delalet olamaz, yeri geldiğinde insan doğru bildiği uğruna
tek başına bile mücadele verebilmelidir.
Bu dünyada insanın verdiği asıl imtihan, bu doğru
bildiği (ki biz buna Hak diyoruz) uğruna ne kadar mücadele ettiğiyle ve
istikametten sapıp sapmadığıyla ilintilidir. İçinde bulunduğu koşullar ne kadar
zorlayıcı olsa da, yeri geldiğinde tek başına kalsa da doğru bildiğinin
peşinden gidenler, Hak uğruna gücün cazibesine kapılmayanlar esas kazananlar
olacaktır.
Edirne deki yaşlı teyzenin mücadelesine bağlılığı bize
bir şeyler anlatmalı. Bir Alman askeri, Almanya yenildiği ve 2. Dünya Savaşı
bittiği halde tek başına savaşmaya devam eder, mücadeleyi bırakmaz. En son
cephanesi tükenip teslim alındığı zaman sorarlar: Savaş bitmiş, Almanya
yenilmiş. Sen ne diye tek başına devam ettin Asker cevaplar: Benim olduğum
yerde Almanya vardır ve ben de vazifemi sonuna kadar yapmakla mükelleftim .
Hacca gitmek isteyen karıncaya, Sen bu cüssenle nasıl gideceksin
dediklerinde, En azından yolunda ölürüm demesindeki davasına bağlılık da buna
benzer bir örnektir.
Mesele kazanıp kazanmamaktan ziyade, mücadele etmek,
elinden geleni yapmak, istikametten ayrılmamaktır. Elbette kazanmayı ister
herkes, ama her sonuçta takdir-i ilahidir. Allah rızasını kazanacak şekilde
çalıştıktan sonra, ne zaman nereden kapılar açılacağını ki bilebilir ki