Darwinleşmek mi?

Abone Ol

Çevremizde olup biten her şeye ibretle, ders almak niyetiyle bakmak gerekir. Varlıkları sadece göründükleri şekilde algılamak insana yakışmaz. Görünenlerin ötesine geçebildiğimiz zaman hayat anlamlı hale gelebilir. Aksi halde birtakım basitliklerin içinde debelenir dururuz.

Meselâ insan görünen fizik varlığından ibaret değildir. Bu anlamda görünene yani biyolojik varlığa insan demek insanı yanıltır. Darwin ve "darvinleşenler" sadece biyolojik varlığa baktıkları için yanılmışlardır. İnsan hem maddî hem de mânevî varlığı dolayısıyla tahlile muhtaç bir varlıktır. Bu yüzden sürekli olarak "insan"ı anlamak için uğraşıyoruz.

İnsan tabiatı gereği komplike yani karmaşıktır. Kur an-ı Kerim de "Biz Kur an da öyle âyetler indirmekteyiz ki o, inananlar için şifa ve rahmettir. Zalimlerin de ancak sapıklığını arttırır" (İsrâ 17 / 82) buyurulmaktadır.

Aynı pencereden dışarıya bakan iki insandan biri sokaktaki çamuru görürken diğeri gökyüzündeki güzelliği seyreder. Biri küfre batarken diğerinin imanı artar.

Hz. Peygamber in şu tespitini hatırlamak gerekir: "Her doğan fıtrat üzere doğar, konuşmaya başlayıncaya kadar bu hal üzere devam eder, sonra annesinin ve babasının tesiriyle ya yahudi ya hiristiyan ya da Mecûsî olur" (Müslim, "Kader", 6). İsrâ sûresinde de belirtildiği gibi herkes kendi karakterine (huy) göre hareket eder (âyet 84).

Sokrat a göre bilgisiz kimseler faziletli olamazlar. Faziletli olmak ve doğru dürüst bir hayat yaşamak için doğru ve emin (güvenilir) bilgiye ihtiyaç vardır. Gemi ile denizlere açılmak isteyen bir kimse, dümeni iyi kullanmasını bilen birine muhtaçtır.

Bu bağlamda Mevlânâ ya da kulak vermek gerekir: "Her boyun, aşk kılıcına lâyık değildir; benim kanlar içen aslanım, köpeklerin kanını içer mi hiç Benim ucu bucağı olmayan denizim, her geminin tahtasını taşır mı Senin çorak toprağın, benim inciler yağdıran bulutumdan okşayıp yeşerir mi hiç " (Dîvân-ı Kebîr, IV, 396, beyit 3809-10).

Mevlânâ dünyayı halden hale dönüş âlemi olarak niteler. Arş, gökyüzü ve can bu âlemin katarı; insan da onun ardından giden bir varlıktır. Bir bakarsın âşık olan gönül biraz sonra mâşuk olur. Bugün gönlün gönlünde, bir başka yarın yatmaktadır. Onun için gönül ile aşk birleşince daima yarınlara, geleceğe ve gelişmeye özlem başlar. Sürekli bir araştırma sürer gider.

Mevlânâ benlikten sıyrılmanın önemini gül ile bülbül arasındaki konuşmayla anlatmaya çalışır: "Bülbül gül fidanına, Gönlündeki nedir, söyle; şimdi kimsecikler yok, bir sen varsın, bir ben! der. Gül fidanı da, Sen senliğindeyken hiç umma bunu, düşme ümide; çalış, çabala da senlik pılını pırtını çek, götür buradan der" (Dîvân-ı Kebîr, VII, 77, beyit 1032-3).

İnsan benliğinden sıyrılmadıkça başkasının gönlüne giremez. Başka bir ifade ile başkasının gönlüne girebilmek için kendi benliğini terketmesi gerekir.

İnsan nefsinin istekleri istikametinde hareket edince, sevgili ona diken gibi görünür; kendinden geçince sevgiliye koşar. İnsan nefsi doğrultusunda hareket edince, bir sineğe av olur; kendinden geçince fil ona av olur. İnsan nefsi doğrultusunda hareket edince, gam bulutları kaplar çevresini; kendinden geçince ay kucağına doğar. İnsan nefsi doğrultusunda hareket edince başkaları ondan uzaklaşır, kendinden geçince de başkaları ona yaklaşır. İnsan nefsi doğrultusunda hareket edince buz gibi dondurur; kendinden geçince bahar rüzgârları estirir (Dîvân-ı Kebîr, VII, 83, beyit 1118-1123).

İnsan, nefsine ait benlik duygusunu üzerinden atınca, o benlik başka bir varlığa dönüşür ve rakiplerini mağlûp eden bir varlık haline gelir. Tekrar eline alınca eski haline gelir. Bu sebeple Hz. Musa nın asâsı değişimi ve insanın nefsine hâkimiyetini ifade eder. Benlik insanın içindeyken kişiye zararı vardır ama bedenden ayrılınca, kötülükleri ortadan kaldıran bir ejderha kesilir ve insanı onlara karşı korur.

İnsanı geleceğe uzanmaktan alıkoyan benliktir. Bu yüzden Mevlânâ söylemlerinde bugünü yaşayan ve yarını düşünüp ona âşık olan kişileri hedef alır.

İnsanın mânevî gelişimi için bazı yollar vardır. Gelişmenin gerçekleşebilmesi için benliğin, gururun yani nefsî arzuların erimesi gerekir. "Benlik"teki azalma mânevî gelişmeyi arttırır. Mevlânâ, bunu ilginç bir benzetmeyle şöyle izah eder: "Mum ağlamadıkça alev gülmez. Beden eriyip zayıflamadıkça can kuvvetlenmez!" (Dîvân-ı Kebîr, II, 176, beyit 1434).

Mevlânâ, bu hususu başka bir benzetme ile şöyle açıklar: Anlamlar, ağacın kökünden bedene gelen su veya gıdaya benzer. Dal, kökten bedene gelen gıdayı emer ve içer. İnsanın da, dal gibi kendisine sunulan anlamları içmesi gerekir. Çünkü yaş olan fidan yani dalında canlılık olan ağaç bahçeye dikilir. Kuru ağaç ise baltanın altında odun olur. Aşk bahçesinde şeker ırmakları akıp durur; oradan anlamları içmek gerekir (Dîvân-ı Kebîr, IV, 348, beyit 3362-63).

Bunlar Darwinleşerek yapılabilir mi