Yirminci yüzyıl problematiğinde insan sorunu en önemli olanıdır. İnsan kavramının ve dünya yüzünde insanların hangi süreçlerden geçtiğinin üzerinde önemle durulmalıdır. Türkiye gibi kökleri bakımından güçlü bir geleneği olan bu topraklarda, insanların değişkenlikleri, savruluşları kabul edilebilir değildir. Köklü uygarlıkları olan milletlerin, beslenme kaynakları ve ruhlar onlar üzerinde koruyucu özelliklere sahiptir.

İnsanlar geçen yüzyıldan beri büyük acılar çekmektedirler. Bu, onları daha dirençli hale getirecekken, tuhaf bir biçimde, direncini yitirmiş ve kaygan bir düzlemde yapay bir duruş sergilemektedirler. Durum böyle olunca, ister istemez insanlar konumlarını çok rahat değiştirebiliyorlar. Türkiye de, insanımız fikir değiştirme konusunda ciddi bir sorun ile karşı karşıya bulunmaktadır. Batı, insanları global kültür adı altında kültürsüzleştirmeye doğru sürüklemektedir. Global kültür insanı öylesine bir kuşatma altında tutuyor ki, insanlığın bağlanma duyguları, uygarlık ve tarih bilinçleri giderek körelmekte ve hatta silinmektedir. Bu bellek yitiminin insan üzerindeki etkileri, her on yılda bir yapılan darbeler ve onların sonuçları üzerinde görebilmekteyiz.

Anadolu insanını koruyan önemli etmenleri bulunmaktadır. Toprağında ve ruhunda var olan maneviliğin fışkırması, insanları büyük ölçüde koruyucu olarak görebiliyoruz. Tabii, bu belli bir yere kadar var olabiliyor, ama bir başına yetmiyor.

Büyük acılar çekmiş olan insanlar, dünyevî kaygılarla varlıklarını koruma adına etkisizleşmeye yönelebiliyorlar. Bu ciddi bir sorundur. Varlığını koruma adına sessizleşme, acı çekememe sorunsalı onu giderek kaygısız, ilgisiz, dertsiz, aşksız hale getirebiliyor.

Bunu son zamanlarda en ciddi bir biçimde 28 şubat sonrası sürecinde görebilmekteyiz.

28 Şubat süreci, 1980 darbesi sonrası solun yaşadığı paradoksu, açmazın bir benzerini Müslümanlar yaşamaktadırlar. Daha ağır bir biçimde. Sol düşünce ruh bakımından Batı düşüncesinin bir evresidir. Bu evre önemlidir ya da değildir o kadar da dikkate alınmasını gerekli kılmayabilir. Sol ve sağ ayrımı, günümüzde bile yeterince netleşebilmiş değil. Çünkü sağ ve sol kavramları içinde bir karmaşa bulunmaktadır. Laik sağcılar ile laik solcular arasında ruh ve düşünce bakımından ciddi bir fark yoktur. Onları birbirinden ayıran en temel sorun ton farklılığıdır. Batı düşüncesine yaslananlar ve ondan beslenenler en temel sorunlarda birleşebilmektedirler.

Aslında sağcıların paradoksları/açmazları daha büyüktür. Bunların önde gelen adamlarını ele alırsanız, İslâm ın temel düşüncesine ne kadar aykırı durdukları görülmektedir. Yılların katmerli sağcısı Süleyman Demirel bunun en prototip örneğidir. Çünkü çok yüzlü bir duruş sergilemektedir. Temel sorun Müslümanlar ile sağcıların bir birbirine karıştırılıyor olmasıdır.

28 Şubat süreci, Müslümanlar üzerinde bir silindir olma görevini üstlendi. Tıpkı 1980 darbesinde olduğu gibi. Solun, militan, bilinçli keskin kitleleri birden bire yumuşayıverdiler. En keskin adamların birden holdinglerin ve medya patronlarının güdümüne girişleri, onları gözlerini kararttı. Gerçi kendilerine yabancı olmayan ruhun maddesel olarak bir üst katına tırmanıverdiler.

Müslümanların bugünkü tutum ve duruşlarında, davranışlarında benzerinden daha da kötü bir sürükleniş içerisindedirler. İnsanlar, sadece kendi benlerine bakıyorlar ve bununla korunduklarını vehmediyorlar. Etraflarında dönen, gelişen büyük uçurumun, farkında olmayı bırakın bir yana, böyle bir tehlikeyi görmek bile istemiyorlar. Hemen her konuya, en olmadık yer ve zamanda "araziye uyma" konusunda büyük bir maharet gösterebiliyorlar. Papa Benediktus un gelişi önemli bir ölçüttür bu konuda. Safça bir bakışla, sanki adam, birden neredeyse İslâm ı seçecekmiş gibi bir konuma ve sanıya kapılıverdiler. Onlara göre sanki, yeryüzünde, global kuşatmanın hiçbir etkisi yokmuş gibi, sanki insanlar Hıristiyanî bir eğilime kapılmıyorlarmış gibi davranabiliyorlar. Hemen her gün, her saat, iletişim araçlarıyla Hollywood ruhlu ve merkezli bir beslenme olmadığını düşünüyorlar. Hıristiyan eğilimi içinde olan insanların sayısı azımsanmayacak boyuttadır. Papanın gelişiyle medya yüzlü tutum iyice belirginleşmiş bulunmaktadır. Müslümanlar da tutumlarıyla onlardan farklı düşünmemektedirler.