1 Daha önceki yazılarımızda da belirttiğimiz gibi biz devlet ile develetlüyü ayırt ediyoruz. Devlet; ben, sen ve o yani bizden yani hepimizden oluşan ve hepimizin menfaatini, güvenliğini temsil eder ve ulvîdir. Devlet; mal, can/hayat, namus, nesil ve din gibi tüm kutsal değerlerimizin koruyucusu ve hizmetkârıdır. İnsanların tamamının menfaati, bir kısmının menfaatinden daha değerli ve daha önceliklidir. Bu yüzden herkesi memnun etmek mümkün olmadığı için, insanların çoğunun iyiliğini ve adaleti esas almak gerekir.
2- Siyasi partilerin amacı, devleti yıkmak değil yönetmektir. Burada en temel esas, sadece kendi ideolojisindekilere değil tüm insanlara hizmet etmek olmalıdır. Sadece kendi görüşündeki kişilere hizmet eden bir siyasi ideoloji meşru olmadığı gibi İslâmî de değildir.
3- Aslolan yıkmak yani fesat çıkarmak değil, yapmak yani ıslah ve imar etmektir. İslam dini, kendinden önceki tüm insanlık tecrübelerini sürdürmüş fakat bunların meşru olmayan ve zulüm olan kısımlarını kaldırmış ya da tadil etmiştir.
4- Demokrasi teorisi, halkın tüm kesiminin yönetime dâhil edilmesini öngörür. Bu yüzden muhalefetin iki temel esası olmalıdır: Yanlışlara müdahale etmek ve insanlara faydası olacak icraata yönelik söylemlerde bulunmak. Yoksa muhalefet sadece yıkmak ve eleştirmek değildir.
5- Bu yüzden kanunlar, düzenlemeler ve uygulamalar da yerel ve geçici olmamalı; insanlığın genel tecrübesi, tarihi tecrübe ve geleneğimiz ile uygun, kalıcı ve uzun vadeli proje ve düzenlemelere gidilmelidir. Geleneğimizde devleti ebet müddet esastır. Yani yönetimler gelip geçer ama düzen ve nizam, kıyamete kadar var olacaktır. Bu yüzden ecdat, cami ve bina yaparken, bunların asırlar boyu ayakta durmasını esas almıştır.
6- İnsanlara düşen vazife; yanlış gördüğü yerde yöneticileri düzeltmeye çalışmak ve doğru meselelerde yöneticilere destek olmaktır. Bu yüzden biz kimsenin arkasında ya da önünde değiliz; herkesin yanındayız. Yanında olmak; düştüğünde kaldırmak, yürümek istediğinde yanında olmaktır. Oysa arkamızdan gidenler, bizi yolda terk edebilir; önümüzde gidenler ise bize engel olup karşı durabilirler.
7- Özetle insanları sevmek ile onlara destek olmak farklı şeylerdir. Esas olan sevgi veya taraf olmak değil, hak ve sorumluluklardır. İnsanları sevdiğimiz halde onlara zararımızın olması durumunda sevginin anlamı kalmaz. Tıpkı şeklen Kur’an-ı Kerim’e hürmet etmekle birlikte içindeki emirleri yapmadığımız durumda Kur’an-ı Kerim’e saygı göstermenin bir anlamının kalmaması gibi. Bu yüzden sosyal olaylarda haklı veya haksız olmayı değil faydalı ve zararlı olmayı ölçü almak esastır. Yani “Def’-i mefasid celb-i menafiden evladır”.
8- Diğer taraftan insanlara destek olmamız ve onlara yardım etmemiz; onlara tabi olduğumuz ya da onların her yaptıklarını doğru bulduğumuz anlamına gelmez.
9- Bize düşen bir başka vazife; doğru bildiğimiz ile amel edip, şüphe ettiğimiz şeylerden uzak durmaktır. Şüpheli şeylerden kaçınmayan, yanlışa düşer. Doğru bildiğini yapmayan kaybetmiştir. Bilmeden konuşan ve iş yapan da kaybeder. Bütün bunlar, Efendimiz SAV’in bize emir ve tavsiyeleridir.
10- Bu nedenle asla aşırıya gitmemek, maksadı aşmamak gerekiyor. Haddini yani nerde duracağını bilmek, adam gibi adam olmanın temel esaslarındandır. Dinde aşırı gitmek, gösteriştir. Düşmanlıkta aşırı gitmek münafıklık alametidir. Zarara zararla karşılık vermek yasaklanmıştır. Kısas, meşru idarenin izni ile ve mahkeme görülerek yapılır. Kişinin kendi başına ceza vermesi, iç savaş ve kan davası demektir.
11- Başkalarının hakkını gasp etmek ve meşru gerekçeler olmadan saldırmak doğru değildir. Fakat meşru müdafaa vardır. Yani kişi, her türlü hakkını, malını, canını, namusunu, ailesini ve dostlarını, inancını, değerlerini ve diğer tüm değerli/kutsal şeyleri müdafaa etme hakkına sahiptir ve bunun için ayrıca bir izin almasına da gerek yoktur.
12- İnsan yetiştirmek onlarca yıllık zaman alan bir süreçtir. İnsanı kaybetmek ise bir anlık olaydır. Tabi ki olağanüstü olaylarda, olağanüstü uygulamalar söz konusu olabilir. Fakat yine de adalet, itidal ve teenni esası gözetilmelidir
13- Bu yüzden devleti, herhangi bir başka oluşumdan ayırt eden temel kriterler vardır. Bu kriterlerden en temeli ve günümüzde en acil olanı, haklı ile haksızı, mazlum ile zalimi ayırt edebilmektir. Devlet adamı olmak, gece karanlığında, karanlık bir kuyuda, siyah bir ipliği fark edebilmeyi, olayların arka planını ve insanların iç yüzünü gör/ebil/meyi gerektirmektedir. Devlet adamı, ferasetsiz olamayacağı gibi kararsız da olamaz.
14- Bir başka dikkat çekmek istediğimiz mesele ise sadece ihanetin değil başarısızlığın da bir bedelinin olması gerektiğidir. Başarıyı ödüllendirmek nasıl adalet ise başarısızlığı cezalandırmak da adaletin gereğidir. Sadece kasıt ile değil ihmal ve kusurdan doğan zararlar da tazmin edilmelidir.
15- Son olarak, dünyada da ahirette de her insan kendi yaptıklarından sorumludur. Emir almak, yanlış yapmaya mazeret değildir. Her insan, doğru ve yanlışı ayırt edebilme vasfına sahiptir ve bu yüzden de kendi yaptıklarından sorumludur.
Tabi ki dışardan konuşmak kolaydır ve işin başında olup karar vermek zordur. Fakat bize düşen; hakikate, adalete, insafa ve maslahata riayet etmek şartıyla doğru bildiğimiz şeyleri doğru bir üslupla rahatça konuşabilmektir.
Vesselam…