Darağacı kurucusu/İnönü sucusu

Abone Ol

Bir 27 Mayıs’ı daha geride bıraktık.

Bu sayfaya zaman zaman serpiştirdiğim mozaik parçalarından birini, benim en önemsediğimi dikkatlerinize sunmak istiyorum; 27 Mayıs’ın gerçek yüzünü gören yeni nesillere ihtiyacımız var; tarihçilerimiz, İnönü tam kurtaracakken, kafasındalar zira...

MTTB’de birlikte olduğumuz ve bugün hâlâ bir üniversitemizde öğretim üyesi olarak görev yapan bir arkadaşımdan dinlediğim bir anekdotla gireyim konuya. (Adını yazmak izni için ulaşamadığım o arkadaşım bir dönem Meclis’te de bulunmuştu.)

1968 yılı. Fakültede ilk günlerimiz ve ilk kez gördüğümüz profesörler. Adı Hüseyin Naili Kubalı olan konuşuyor kürsüde. İlk ders, çok heyecan.

“Sizler! İhtilal yapan gençliksiniz. Sizler! İhtilal yaparak bu ülkeye çok büyük hizmet ettiniz. Kendinizi, kıymetinizi ve bulunduğunuz yeri iyi bilin. Hiç bir zaman unutmayın: İhtilal yaptığınız gençlik olduğunuzu ve ihtilale sahip çıkmanız gerektiğini... Çünkü bu ihtilali yapan sizlersiniz.”

Çok şaşırmıştık sınıftakiler olarak, demişti arkadaşım. Bahsedilen ihtilalin üstünden sekiz yıl geçmişti ve bizler o ihtilal olduğunda ilkokul sıralarında oturuyorduk. Okuduğumuz ve oturduğumuz Anadolu şehirlerinden ancak şimdi gelmiştik. 27 Mayıs’a nasıl bir katkımız olabilirdi ki, H. Naili Kubalı neden böyle konuşmuştu

İhtilale fetva verenlerden bir prof. o ihtilalden sekiz yıl sonra dahi, hâlâ ihtilale sahip çıkacak gençlerin peşinde ise, bu bir korkusunun olduğundandır.

Korku: Ya araştırılırsa...

Tedbir: Orada olmadıkları halde (çocuk oldukları için) orada imişler muamelesi yapmak üniversite gençliğine. Ki araştırmaya istekli olmasınlar, güçleri dahi olmasın.

Nisan 1960 yılında Hukuk Fakültesinden gazetelere düşmüş diploma yolsuzluklarından haberleri filan olmasın, mesela...

H.Naili Kubalı’nın başka hesapları, gayeleri, düşünceleri de olabilir ama bizim bu kadarını tespit etmemizin ne mahzuru var

1960 yılına dönelim.

İhtilal ne zaman olmuştu 27 Mayıs’ta. Sonra Haziran, Temmuz ayları...

29 Temmuz 1960’da, İnönü’ye “siyaset evliyası”(!) diyen ciğerparelerinden Hasan Saka vefat etmiştir. Yani ihtilalden tam altmışiki gün sonra.

Aşağıda okuyacağınız yazı ise bu vefatla ilgili en taze yazıdır. 11 Ağustos’ta, tam 13 gün sonra sıcağı sıcağına hemen yazılmıştır. Neşrinin bir haftalık dergide olduğunu düşünürseniz, vefatın hemen ertesinde kaleme alındığı ortaya çıkar. Yani saklama yok, yahut düşünülmemiş; aynen yaşandığı gibi...

“Ölümünden biraz önce, İnönü ziyaretine gitmiş. Doktor Cihat Abaoğlu anlattı: Elini tutup öpmüş:

– Sana, dünyada da hürmetim var, ahrette de, demiş...

Sonra Yassıadalıları gazapla anarak:

– Paşam, demiş, görecekleri en hafif ceza ‘Hiyaneti vataniye’ cezası olmalıdır!

Bunu söylemiş ve komaya girmiş.”

Hasan Saka’nın son saatinde İnönü’ye söyledikleri... Önce hatırlatma: Burada senin için vardım, ahrette de... Sonra istek: Anlaşılan bir dile çevirelim: Onları vatan haini maddesine sok ve astır! Ama hepsini...

Hangi sosyoloğumuz, tarihçimiz, psikiyatrımız araştırdı İnönü-Hasan Saka yakınlığının, gücünün kaç darağacına varabileceğini...

Bu ne kin’miş sorusunun cevabı nedir

Hasan Saka, İsmet İnönü sevdalısı, bendesi, hürmetçisi demektir; CHP demektir!

Mozayiklerden oluşan 27 Mayıs resminin tamamını görmeye çalışmanıza bir katkı olsun bu yazımız.

Taksim’e dikilen süngü heykeli de hediyemiz olsun. AKP, Gezi’cilere batmasın diye kaldırmış olabilir mi bunu

Erdem ve bilge

Geçen asrın ilk yarısının önemli şairlerindendir Necip Fazıl’la, Nazım Hikmet...

Heybeliada Bahriye Mektebi’nden sonra da devam eden arkadaşlıkları hakkında gerek kendi kalemlerinden, gerek şahid kalemlerden çok yazılar okumuşuzdur en meraklı gözerimizle.

İzzet Çapa yazmış, Necip Fazıl-Nazım Hikmet yazışmalarından bir sayfayı. (Hürriyet Gazetesi - 26 Mayıs 2014 - Kelebek eki)

Nazım Hikmet’in bir cevabına, biz de bir cevap yazısı koyduk. 1936 yılının Karikatür dergisinden... Ne de olsa biz, Necip Fazıl’ın mahallesindeniz... Altında, üstünde başka bir şey(!) aranmayacak alıntımız, Nazım Himet’in cevabının hemen altındadır.

 

 

 

1938 yılı

Matbaada Filistinli bir Arap dostla karşılaştım:

-Dertleşmiye geldim, dedi. Bizim oradaki yahudilerle nasıl başa çıkacağımızı düşünürken, şimdi Viyanadan akın akın yenileri gelecek... Şu Almanlar ne ettilerse bize ettiler.

Alakası yok din-le

Samanyolu’nun bir gezegenine gitsek, (Burada mecburen kullanıyoruz bu ismi, daha uzağı bilmediğimizden ve gidemeyeceğimizden... Salya sümük “gitsinler” diyenlerin adı başka.) Ve oradan sıradan bir o gezegenliyi alsak, gelsek. Sonra ona desek ki:

“Ey uzaylı kardeş! Sen de bizi bir dinle hele...”

Anlatsak ona yaşadıklarımızı ve sözümüzü neden dinletemediğimizi sorsak... Neler anlatır bize, neler neler ..

İnsanların dinlendiğini duyurmak, AKP iktidarının en görünen icraatı olmuş, der.

Her onbeş günde bir dinlenen insanlar listesi yayınlatarak, hem benim haberim yoktu mağduriyetini oynar, hem de dinlendiği söylenerek bazı insanlar aklanır, yüceltilir, ululaştırılır.

Hatta defolu, işe yaramaz etiketliler bile değerlenir, gökte değil ama çatılarda aranmaya başlanır. Halbuki bulunacakları yerlerin, yeraltı olduğu sicillerine işlenmişti; bir ayakları, iki ayakları ve boyunlarına kadar vücutları çukurda olduklarından...

***

Kim hatırlardı Hüsamettin Cindoruk’u Telefon dinleme listelerinde adı olmasa... (Yani artık kim yazmışsa işte.)

Aktif siyaset yaptığı günlerde Demirel’in “hık deyicisi” olduğundan, çok fıkrasını yazmıştık ona Hüsamettinciğim Doruk diyerek...

Kim, şimdi niçin dinlesin onu

28 Şubat günlerinde oluşturdukları dinleme, fişleme ve koruma güçlerinin hâlâ görevlerinin başında olmalarının bir ispatından başka birşey değildir bu listelerde adının olması. Keşke o dinlemelerden sonra yazılan raporlardan biri bari okunsaydı...

“Yaptığımız dinlemeler sonunda şu anlaşılmıştır: 28 Şubat banilerinden olan şahıs hiç kimse tarafından rahatsız edilmemiş ve hatta hiç kimse ona, ocağına ateşler yağsın, dememiştir.”

Bu ise AKP iktidarının 28 Şubat’ı koruduğu ve hesap sorma niyetinde olmadığının göstergesidir.

AKP böyle listeler yayınlayarak kahramanlığını(!) mı ilan etmek istemişti

***

Samanyolu’nun bir gezegeninden getirdiğimiz uzaylıya, bu sayfanın diğer sütunlarında adlarından bahsettiğimiz İnönü ve Hasan Saka’yı da anlattık. Karşılaştırmasını istediğimizde dedi ki:

“Demirel’inki, (yani Hüsamettin) ancak yedinci kopya hafifliğinde, ama kendisi birebir İnönü kalıbına uyuyor; onun akıl edemediği zulümleri yapması da fazlalığı...

Ona, Demirel’in İnönü gömleği giydiğini söylememiştik.

Kim,

Sarımsak mı engel

“Ezberlerinden başka Batı’sı olmayan batıcılık!” Başlığı altında idi, Sabah Gazetesinde 30 Mayıs Cuma günkü yazısı Haşmet Babaoğlu’nun.

Birkaç paragrafını, bana, Milli Şairimiz ilanlı M.Emin Yurdakul’u anlattığı bir Y.Z.Ortaç yazısını hatırlatınca, aldım ve birlikte okunsun istedim.

Ne Babaoğlu’na destek olmaktır maksadımız, (ki ne onun ihtiyacı vardır ve biz de biliriz kendimizi) ne de “En Türk” şairimizle bir meselemiz vardır.

Okusun isteriz insanlar, her yazılan satırları. Böylece merakımız uyanır, Galata’daki Tring mağazasına ve bu ülkede kaç kişinin daha karnında sarımsaklı, yoğurtlu tatar böreği varken, Avrupalı olduğunu iddia etme ihtiyacı hissetmesine...

Sonra belki bir cevap bulabiliriz.

“Şapka inkılâbından bir kaç ay sonraydı. Beraber öğle yemeği yemiştik. Üstüne sarımsaklı yoğurt çırpılmış nefis bir tatar böreğiyle ikimiz de doluyduk. (Bir başka yazısında anlatıcı, sarımsaklı işkembe çorbasından da bahsediyordu. N.T.) O, arkasında siyah astragan yakalı kalantor bir palto, başında melon şapka, elinde baston ve ağzında uzun bir sigar karşımda gülümseyerek durdu:

– Nasıl, tam Avrupalı gibiyim, değil mi

İçi tatar böreğiyle dolu Milli Şairimiz, dış yapısıyla sahiden Avrupalıydı. Ama, Galata’daki Tring mağazasının camekanında palto ve şapka giydirilmiş bastonlu manken kadar Avrupalı!” (Y.O.Z. Portreler’den...)“Ezberlerinden başka Batı’sı olmayan batıcılık!” Başlığı altında idi, Sabah Gazetesinde 30 Mayıs Cuma günkü yazısı Haşmet Babaoğlu’nun.Birkaç paragrafını, bana, Milli Şairimiz ilanlı M.Emin Yurdakul’u anlattığı bir Y.Z.Ortaç yazısını hatırlatınca, aldım ve birlikte okunsun istedim.Ne Babaoğlu’na destek olmaktır maksadımız, (ki ne onun ihtiyacı vardır ve biz de biliriz kendimizi) ne de “En Türk” şairimizle bir meselemiz vardır.Okusun isteriz insanlar, her yazılan satırları. Böylece merakımız uyanır, Galata’daki Tring mağazasına ve bu ülkede kaç kişinin daha karnında sarımsaklı, yoğurtlu tatar böreği varken, Avrupalı olduğunu iddia etme ihtiyacı hissetmesine...Sonra belki bir cevap bulabiliriz.“Şapka inkılâbından bir kaç ay sonraydı. Beraber öğle yemeği yemiştik. Üstüne sarımsaklı yoğurt çırpılmış nefis bir tatar böreğiyle ikimiz de doluyduk. (Bir başka yazısında anlatıcı, sarımsaklı işkembe çorbasından da bahsediyordu. N.T.) O, arkasında siyah astragan yakalı kalantor bir palto, başında melon şapka, elinde baston ve ağzında uzun bir sigar karşımda gülümseyerek durdu:– Nasıl, tam Avrupalı gibiyim, değil mi İçi tatar böreğiyle dolu Milli Şairimiz, dış yapısıyla sahiden Avrupalıydı. Ama, Galata’daki Tring mağazasının camekanında palto ve şapka giydirilmiş bastonlu manken kadar Avrupalı!” (Y.O.Z. Portreler’den...)

KATRANI KAYNATIRSAN OLUR MU ŞEKER KÖŞESİ...

Kim hangi muradın peşinde

 

Yazısı ve haberleri internet sitelerinde dolaşıp duruyor Murat Belge’nin; Ayasofya cami olmamalıdır kampanyasının baş aktörü rolünü üstlendiğinden... (Taraf Gazetesi - 31 Mayıs 2014 - Gene Aaysofya)

Önce kışkırtıyor, Batı’nın kale komutanlarını: “...dünyaya meydan okumak ve dünyayı çatışmaya çağırmak...” yapıyorlarmış! Kimler Ayasofya’nın ibadethane olmasını isteyen bu ülke Müslümanları. Hem de “rövanşist”mişler. Yani yenilmişlerdi. Hatırlasanıza...

“...bugün Ayasofya, yarın başka bir şey, arkasını bırakmak istemeyeceklerdir.”

Ey Avrupa, ey haçlılar kulak verin bana, bundan sonra haliniz çok yaman... Demek değilse bu satırlar, başka ne manaya gelir

Demedi demeyin ha, diye devam da ediyor. “Başarılı olmaları ihtimali de pekala güçlüdür.”

Bu ülke insanlarının neyi başarıp, neyi başaramayacağını iyi bilenlerdendir Murat Belge; çünkü o da bu ülkenin bir çocuğudur ve bizimle birlikte yaşamaktadır. Onun bizi, her fırsat bulduğunda kompleksli, hatalı, hastalıklı ve zararlı ruh halleri olanlar diye tanımlaması, genlerinden midir, eğitiminden midir, ağam-paşam dediği Batı’nın aşılarının tutmasından mıdır, bilmeyiz.

“2014’te hâlâ kiliseleri cami yaparak...”

Sen gitmek istedin de kilise mi bulamadın Ya da neden görmezsin her gün restore edilen onlarca kiliseyi Lakin maksat başka.

Bunlar “...dünyaya kafa tutma mantığının sürmesi...” yapıyorlar.

Bir Avrupa yetmeyebilir, işin içine dünyayı sokma uyanıklığını da göstereyim ki, cephe büyüsün!

“Ayasofya’yı elimizden aldılar”ı oluşturanlar, o gün şunu da yapmışlar: Elimizden alınmalıydı canım, diyeceklerin yetiştirilmesini...

Sizin şimdi, Ah ulan baltanın sapı, deyip durmanızın hiçbir yararı yok.

Amerikalı Profesör Witmor (25. sani 1937)

Din Ve Kin

 

İnsanın Allah’ı bilmesi için,

Anlaması icab eder kendini;

“Men arafe nefseh, arafe Rabbeh!”

Hikmetiyle tavsif ederken dini…

Derece olarak, yakalayamaz,

Melek bile asla, insanınkini;

Derecelerini yerle bir eder,

Mü’mine dönerse, insanın kini…

Ömür Dediğin

Ömürler kısa sayılır,

Binle de sayılsa yılı…

Ecel hemen geliverir,

Nasılsa yıllar sayılı…

Ölüm Korkusu

İmansıza ölüm, sanki bir kabus,

Ölmeden girermiş, korku çağına;

İmanla dönermiş, korku umuda,

Toprak, ana gibi kor kucağına…

Ekrem Şama