Danimarka'nın densizliği ve karikatür hadisesi

Abone Ol

Karikatür hadisesini bir gazetecinin densizliği olarak görüp geçmek mümkündü belki! Fakat Hollanda hükümeti, "basın özgürlüğü" teranesiyle karikatürlerin söylemine sahip çıktı. Ardından, diğer Avrupa ülkelerindeki gazetelerde de karikatürler peş peşe yayımlanarak, hadise basit bir gazetecilik olayının ötesine taşındı. "Ortak hareket" kararı aldılar. Çünkü hedefte İslâm ın Peygamberi vardı. Onların mayasında böyle bir tavır alış var zaten! Karikatürlerle vurgulanmak istenen densizliğe tepki gösterenleri de "özgürlük düşmanı" olarak göstermekten de çekinmediler.

İnsana ve insanî değerlere karşı düşmanlık besleyenlerin, başkalarının değer konusundaki hassasiyetini anlaması mümkün değildir. Çünkü kendileri, "değer" olabilecek ne varsa hepsiyle de alay ettiler, temel insanî değerleri yerle bir ettiler. Hıristiyanlığı, ilâhîlik özelliğinin dışına çıkarıp insanlaştırdılar. Tanrı yı ve Hıristiyanlığın Tanrısal değerlerini insan düzeyine indirdiler. Tanrı insanlaştırılınca, insan görünümündeki varlığın da, insan olarak aynı yerde kalması mümkün müydü Elbette değildi. İşte var olması gereken yerde olmayan insan, seviye kaybedince, bulunduğu yere göre hareket etmeye başladı. Bu seviyenin özgürlük anlayışı elbette kendine göre olacaktı. Olayları, vasıta değerler mantığı ile görecek, yüksek değerler alanına ait düşünceleri vasıta değerler yani menfaat değerleri mantığı ile yorumlayıp aşındırma, örseleme yolunu tercih edecekti. Böylece "yüksek değerler" hedef haline getirildi.

Her bir insan, diğer insanlardan farklı özelliklere sahiptir. "Ortak değerler" etrafında birleşen insanlar kendi aralarında anlaşacakları, birlikte hareket edecekleri topluluklar oluştururlar. Diğer toplumların da, kendi türlerinin oluşturduğu bu farklılıklara saygı duyup, birlikte yaşamanın yollarını araması gerekir, çünkü "insan olmak" birlikte yaşamayı gerektirir. Aksine hareket etmek ise insanî olmayan bir anlayıştır.

Farklılıklara tahammülsüzlük zulümdür. "İlla benim değerlerimi benimseyip benim gibi hareket edeceksin" demek zulümdür. Evrensel fıtrî değerlerin dışına çıkıldığında, başkalarının hoş gördüğünü benim de hoş görmem mümkün değildir.

Yeryüzü, insanların kendi yaptıkları putlarla dolu, gücü eline geçiren birileri kendi ihtiyacını, kendi anlayışını putlaştırıveriyor. Sonra benim de onun ihtiyacını, anlayışını aynı şekilde kutsal görmem isteniyor, işte bu zulümdür. XIX ve XX. yüzyıllarda dünya, bu tür materyalist anlayışların çekişmesine sahne oldu. Bu dönemde insan, kendi dışında bir değer tanıdı: Madde. Kendini görmedi, insanı görmedi, göremedi. Maddeyi putlaştırdı, nefsinin isteklerini putlaştırdı. İnsana özgü değerler inkâr edildi, yok sayıldı; "Bunlar kaç para eder" dendi. Madde adına, eşya adına, insan kendi türüne zulmetti.

Birileri çevremizde olup bitenleri anlamak istemiyor. Gözlerini kapatmış bir vaziyette olayların üstüne üstüne gidiyor. Dövülmekten gözleri kapanmış boksör gibi, yenilmekten pestili çıkmış bir güreşçinin yine güreşmek istemesi gibi, kolu kanadı kırılmış kuşun uçmak istemesi gibi... Gerçekleşmesi mümkün olmayan bir evlilik gibi... Kabul olmayacak duaya "âmin" demek gibi... Üstünüze doğru gelen çığa meydan okumak gibi... Gözü dönmüş vaziyette üstünüze üstünüze gelen bir danaya "istersen gel" demek gibi... Bütün şiddetiyle üstünüze gelen sele meydan okumak gibi... Geliyorum diyen kazaya, "istersen gel!" demek gibi Basiretin bağlanması herhalde böyle oluyor...

Şu karikatür hadisesi insana çok şey düşündürüyor. Özellikle insanlık tarihinin iki yüzyıl tarihinde hep aynı teraneler okunuyor, aynı şeyler tekrarlanıyor. Birileri bir gün, adı AET olur, AB olur, ABD olur veya X bir şey olur, işte onları ikna edip, mutlu bir evlilik gerçekleşeceğini sanıyor. Başka bir deyişle Batı ile ilişkilerde gelin-güvey ilişkisi yaşamak, yalan da olsa birilerinin hoşuna gidiyor. Züğürt âşığın karşısındakine, "Yalan da olsa sevdiğini söyle" demesi gibi bir hal yaşanıyor.

Benzemeye çalışırken, "benzetildiği"nin farkında olamamak ne kötü! Bile bile "benzetilmek istemek", bile bile "Ben insan olma konusunda, insanî değerlerin uygulanması konusunda özürlüyüm, gel, sen beni adam et!" demek ne yüz kızartıcı bir hal!

Maksadım düşmanlık söylemek değil. Herkes kendini bilsin, kimsenin başkasına benzemeye çalışmak gibi bir derdi olmasın. Renkler olsun, tatlar olsun, çeşitlilikler olsun, yani farklılıklar olsun. Güzellikler ancak bu şekilde ortaya çıkar. Fransız Fransız olsun, Alman Alman olsun, Türk Türk olsun. Bir Türk ün Fransız a, İngiliz e benzemek gibi bir derdi olmasın.

İster millet, ister birey olsun, varlığını sürdürebilmek için özgün bir kimliğe sahip olması gerekir. Biri güçlü biri güçsüz, biri zengin biri fakir olabilir. Güçlünün güçsüze, zenginin fakire zulmetmesi düşünülemez. Yeryüzünde diller var, ırklar var, kültürler var, medeniyetler var. Bunlar hep olmalı, çünkü bunların hepsi insan oluşun birer göstergesidir.

İnsan yeryüzünü dolaşmalı, gezip görmeli, her tarafın kendine özgü zenginliklerini, güzelliklerini görmeyi arzu etmeli, farklı duygular yaşamalı; hayata karşı heyecan duymalıdır. Bir insan, gittiği her yerde birbirinin benzeri yüksek binaları, macDonalds vb.lerini görüyorsa buna güzellik denmez. Böyle bir anlayış veya yaklaşım ister farkında olalım ya da olmayalım insana ve insanlığa zulümdür.

Her uygarlık kendi değerleri bağlamında mimarisini, sanatını, estetiğini geliştirmelidir. Her bölgenin iklim şartları, coğrafî yapısı birbirinden farklı, dolayısıyla bu farklılıklar o bölgede yaşayan insanların giyim kuşam, yeme içme biçimlerine de belirler. Bütün bu insanî olgulara rağmen, bir defa daha gördük ki, Batı kendi çizgisinde olmayan, kendisi gibi düşünmeyenlere aşağılayıcı bir gözle bakıyor. Sonra da hoşgörüden, insan haklarından bahsediyor. "Ben de varım" dediğin yerde senin işin bitiyor. Düşman haline geliveriyorsun. Leş kargası gibi üzerine üzerine gelmeye başlıyorlar. Onların medeniyet dedikleri şey "tek dişi kalmış canavar"a dönüşüveriyor. Her bir olayı iyi görmek, iyi okumak gerekir. İbretlik olaylar yaşıyoruz. Gözü kapalı hareket etmenin nelere sebep olacağını iyi kestirmek lazımdır.

Fakat benim gücüme giden, bir delinin kuyuya taş atmasıyla başlayan karikatür hadisesi sonrasında İslâm dünyasında yaşanan olaylardır. Birbirini kırmanın, birbirini öldürmenin, birbirini yaralamanın hesabını iyi düşünmek gerekir. Herhangi bir nefsî müdafaa olmadığı halde, sadece tepki vermek amacıyla toplanılan mekânlarda birçok Müslüman ın kanı aktı. Niçin Müslümanlık, bir delinin oyununa gelip birbirinin canına kıymak mıdır Akan kanlara yazık değil mi, günah değil mi

Libya da Kaddafi nin askerleri, karikatürlerin üzerine işlendiği tişörtü giyen İtalyan bakana gösterilen tepkide, üzerlerine ateş etmek suretiyle on bir Müslüman ın kanını akıttı. Baskılar neticesinde bakana görevinden istifa ettirildi. Müslümanların kanı yerde kalmamış mı oldu Sadece Libya için söylüyorum, Batılı bir bakanın istifasının bedeli on bir Müslüman ın şehit edilmesi midir

"İstifanın ardından Berlusconi ile Kaddafi, uzun ve dostane bir telefon görüşmesiyle ilişkileri tatlıya bağladı." Bu iş bu kadar basit mi