Dalgalar kime ait?

Abone Ol

Genel olarak insanlık bir savrulma içinde. Kimlerin ne yana nasıl ve niçin gittiği anlaşılamıyor. Güçlü bir savruluş olunca insanların düşünmelerine zamanları kalmıyor. Bir panik ile ne yapacağını, nereye tutunacağını kestiremiyor. Belki böyle bir çabadan da söz edilemez. Düşünüş olmayınca savruluş da kendiliğinden kolaylaşıyor.

Müslümanların insanlık içerisinde şansları var. Düşünmelerine fırsat verecek algı alanları bulunuyor. Fakat asıl sorun Müslümanların iç karmaşaları kendilerine engeldir.

Son elli yıla bakılsın, ilk günden şu zamana kadar olan gelişmeleri iyi bir tahlil etsin, düşünsün, nerede nasıl ve ne gibi sapmalar vardır, bu sapmaların kendilerini nerelere sürüklediğini göreceklerdir. İşte asıl sorun bunu yapamayışları, düşünmeyişleri.

Büyüleyici kavramların, anların ve modaların etkisindedirler. Modernizm ve moda baş döndürüyor. Teknolojinin, bilişimdeki karmaşık hayatın etkisi alabildiğine kuşatıyor ve sürüklüyor. Feda edilemeyecek lüksleri ve albenileri olan bu hayat, artık bir bakıma vazgeçilmez oluyor.

Özgürlük kavramı sık vurgulanan ama asla özgürleşmeye fırsat verilmeyen bir dünya egemenliği bulunuyor. Bu aslında bütün insanlık için olan bir durum ama Müslümanlar için ise çok daha acımasız ve vahimdir. Özgürlüğün sınırları ve sınırsızlığı modern dünyanın kendisi için kurguladığı bir hayat anlayışı. Kendilerinin aleyhlerine ve zararlarına olabilecek ya da kendilerinin belirlemiş olduğu özgürlük sınırlarına taşışta anında engelliyorlar. Sınırları ve alanları belirlediklerinden belli bir döngü içinde kalmaya zorunlu tutuyorlar.

Sosyal medyayı yöneten bir yöneticinin açıklamaları, bu durumu iyi anlatıyor. Pandemi döneminde, aşıların verdiği zararlar, yan etkiler ve olumsuzluklar belirdiğinde, aşı aleyhine olan paylaşımlara engel konulmuş ve silinmiş.

Müslümanların yaşadığı coğrafya işgal edildiğinden kullandıkları en temel kavram özgürlük, demokrasi ve eşitlik olmuştur. Emperyalizmin değişmeyen kuralıdır bu. Irak örneği ortada. Oraya özgürlük ve demokrasi, eşitlik getireceklerini söylediler, işgal ettiler, değerli varlıklarını talan ettiler, ekonomisini kendilerine ayarladılar, sonra da çekildiler. Saddam Hüseyin dönemindeki ekonomik güç, para değeri ile bugün karşılaştırılsa her şey anlaşılacak. Önce ağır bir baskı dönemi, sonra ondan kurtarış hamlesi, sonra da kendilerine uygun, razı ve sessiz bir kitle oluşturmayı iyi beceriyorlar. İnsanlar da buna razı oluyorlar.

Bu dalgalarda kitleler sanki kendilerinin iyiliklerine, hayırlarına yapılıyor gibi bir algıya kapılıyor, âdeta kendilerinden geçiyor ve savruluyorlar. O savruluştaki başarı kendilerine aitmiş gibi sanıyorlar. Ya sonra, sonrası zayıflamış, güçsüzleşmiş, bitmiş bir topluluğa dönüşüyorlar. Olana da razı oluyorlar.

Hüsnü Mübarek gider, Sisi gelir. Cezayir’de kral gitti, ya yerine gelen kimdir bir varlık mıdır, bilinmez. Libya’da Muammer Kaddafi gitti, şimdi ülke tam anlamıyla bir karmaşa, bir bitmişlik ve çaresizlik içinde sürünüyor.

Dalgaları oluşturan kim, savrulan kim, sonunda kazanan kim? Asıl sorun budur. Bunun üzerinde düşünülmedikçe günün yeni dalgalarına kapılınır ve sarhoşluk hâli devam eder, kısır döngü içinde dönenip durulur.

Bunun içindir ki; bu olan dalgalar kime ait diye çırpınarak sormak durumundayız.

Sıcağı sıcağına Suriye olayı gözlerimizin önünde. Perde gerisindeki gelişmeler aşağı yukarı biliniyor. Fakat dalga bir yanıyla öyle hızlı insanları savuruyor ki, bu ortam ve koşullarda düşünmesine fırsat olmuyor. O zaman da şu kurtlar sofrasındaki kimi küçük ayrıntılar içinde boğulup gidiliyor. Perdenin gerisindeki asıl yöneticiler görünmüyor, onlar çarklarını işletiyorlar, her şey onların arzuladığı gibi gidiyor. Bunun en somut örneği Mısır. Şu köşede onlarca kez dile getirdik, üzerinde durduk. Soğukkanlılığını, düşünme edimini yitirmiş olanlara bir şey anlatılamıyor. Asıl sorun da burada.