Ekonomi yönetimi, kaynakları tüm yurttaşlara eşit şekilde bölüştürebilmek sanatıdır. Ekonomi yönetimi, israftan, çarçur ekonomisinden sıyrılmak ve tüketimden üretime, ithalattan ihracata hamle oluşturabilmek işidir. Ekonomiyi yönetmek, sadece rakamları yönetmek, sağ eliyle aldığını sol eliyle dağıtmak, maslahatgüzarcı olup sadece günü kurtarmak değildir. Ekonomiyi yönetmek, bugünden geleceğe pencere açabilecek bir boyutu ortaya koyabilmek, çok geniş yelpazede düşünüp beş yıllık, on yıllık planları tüm detaylarıyla hayata geçirebilmek sanatıdır. Çünkü bu kaynaklar bizim, bu kaynaklar hepimizin ortak malıdır.
Elbette kabul ediyoruz, Türkiye’nin yeraltından fışkıran petrolleri yok, doğalgazı yok, fakat başka zenginlikleri var. Öylesine eşsiz bir coğrafyada yaşıyoruz ki, dört mevsimi bir arada yaşayabiliyoruz. Bu güzel yelpazenin bize getirdiği avantajlar var. Bu avantajları kullanarak sağlayabildiğimiz değerler var, kârlarımız var. Cumhuriyet tarihi boyunca bu avantajlar hep elimizde olduğu halde, zenginliklerimizi tavandan tabana yayabilme noktasında müthiş çelişkiler yaşamışız.
Kişi başına düşen milli geliri bir türlü düzeltememişiz, toplumda en alt seviyedeki gelir sahibiyle en üst seviyedeki gelir sahibinin arasındaki derin uçurumu bir türlü düzeltememişiz. Çünkü Cumhuriyet tarihi boyunca işbaşına gelen iktidarlar, hep rant ekonomisini önceleyen, faiz sistemini arkalayan, “Altta kalanın canı çıksın” felsefesini güden bir anlayışla işleri idare etmeyi yeğlemişler. Kısacası, tren aynı yoldan gidiyor, değişen sadece makinist… Makinistin yakışıklı olması, çok iyi poz vermesi, yabancı bir misyonun önünde çok iyi ayak ayağa atması ülkenin hazin gerçeklerini değiştirmiyor.
Ekonomiyi yönetebilmek için, öncelikle ekonominin gerçeklerini ele almak, bu gerçekler doğrultusunda yeni parametreler ortaya koymak lazımdır.
Bir zamanlar Türkiye’nin çok daha sıkıntı yaşadığı dönemlerde, devlet erkânına bir şey lazım olduğunda, devlete bir şey lazım olduğunda, yöneticilerimiz, “Hemen alalım” diyorlardı. Yani, ülkenin kaynaklarını savuralım, zaten kıt kaynaklarımızı birilerine peşkeş çekelim, bütçemizi savuralım. Daha sonra Milli Görüş zihniyetinin hakim olduğu bir dönem geldi. Bu dönemde bir şey lazım olduğunda Milli Görüşçüler hemen devreye girdiler, “Hemen yapalım” dediler. İşte bu dönemde ülkenin en ihtiyaç sahibi olduğu birçok sektörde ağır sanayi hamleleri gerçekleştirildi. Memleketin her tarafı şantiyeye döndürüldü. “Yapalım”, daha iyisini yapalım, ithal etmeyelim, biz yapalım ve satalım.
Ve bugün iktidarda olanların ekonomik zihniyeti… 16 yıldır bu ülkenin başında olan zihniyet ise geldiği günden bu yana şöyle bir ekonomik yöntem uyguluyor: “Satalım”… Memleketin en verimli, kârlı, stratejik kurumlarını satalım. Elimizde ne varsa özelleştirelim. En mahrem konularımızı paylaştığımız, Türkiye’nin stratejik bilgilerini istediği gibi yönlendirebilecek Türk Telekom bir kalemde satıldı. Türk Telekom zarar mı ediyordu? Ya da başka bir deyimle zarar etmesine imkân ve ihtimal var mıydı?
İktidara göre tüm ekonomik parametreler yerli yerinde ama, Allah’ın her günü zamla uyanıyoruz. Ona zam, buna zam. Doğalgaza zam, benzine zam, devlet harçlarına zam, otomobil harçlarına zam, köprülere zam, otoyollara zam, hastanelere zam.
Hani büyüyorduk? Hani kişi başına düşen milli gelirimiz artıyordu? Hani ekonomimiz güllük gülistanlıktı? Kimse kimseyi kandırmasın… Deli Dumrul bile bu ekonomi yönetimi karşısında pes diyecek kıvama gelmiştir. Oyun bellidir! Daldaki kuşa bak! Cambaza bak! Her şey çok güzel!
Nereye varacak bu işin sonu?