Cumhurbaşkanımızı hedef alan Yunan gazeteci haddini aşmıştır

Abone Ol

Bugün yaşananlar, merhum Necmettin Erbakan Hocamızın yıllar önce neden ısrarla D-8’i kurduğunu bir kez daha göstermektedir. D-8, yalnızca ekonomik bir iş birliği projesi değil; gücün hukuku dayattığı bir dünyaya karşı, adalete, egemenliğe ve eşitliğe dayalı alternatif bir uluslararası duruşun adıdır. Erbakan Hoca, Batı merkezli düzenin hukuku kendi çıkarına göre eğip büktüğünü o gün görmüş ve “başka bir dünya mümkündür” diyerek D-8’i inşa etmiştir.

Bugün Milli Görüş’ü temsil eden Saadet Partisi’nin D-8 vurgusunu ısrarla canlı tutması da tesadüf değildir. Çünkü yaşanan küresel hukuksuzluklar, D-8’in bir nostalji değil; bir zorunluluk olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Uluslararası hukukun askıya alındığı, devlet başkanlarının kaçırılabildiği, egemenliğin hiçe sayılabildiği bir dünyada; D-8 gibi adaleti merkeze alan birlikteliklere her zamankinden daha fazla ihtiyaç vardır.

Tam da bu noktada D-8’in neden hayati olduğu daha iyi anlaşılmaktadır. Çünkü D-8, gücün hukuku ezdiği, zorbalığın “uluslararası düzen” diye pazarlandığı bir dünyaya karşı kurulmuş toplu bir itirazdır. Bugün küresel sistem, adaleti değil; gücü, hukuku değil; çıkarı esas almaktadır. Güçlü olanın hesap vermediği, zayıf olanın ise her türlü zorbalığa açık hâle getirildiği bu düzen, Erbakan Hocamızın yıllar önce işaret ettiği tehlikenin vücut bulmuş hâlidir.

ABD’nin emperyalist bir haydutlukla Venezuela’ya saldırarak Devlet Başkanı Nicolás Maduro’yu kaçırması, yalnızca bir ülkeye yapılmış askeri bir operasyon değildir. Bu hadise, uluslararası hukukun fiilen askıya alındığının ve “gücün hukuku”nun dayatıldığının açık ilanıdır. Daha da vahimi, bu haydutluğun küresel ölçekte olağan ve meşru bir yöntem gibi sunulmasıdır.

İşte tam da bu yüzden, bu saldırıdan cesaret alarak bir Yunan gazetecinin yapay zekâ ile üretilmiş sahte bir görseli dolaşıma sokması tesadüf değildir. Bu yapılan gazetecilik değildir; bilinçli bir algı operasyonudur. Güçlünün hukuksuzluğunu iletişim dili hâline getiren zihniyetin küçük ama tehlikeli bir uzantısıdır,yapay zekâ ile üretilmiş bir görsel üzerinden Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı’nı hedef alan paylaşımı, basit bir “ifade özgürlüğü” tartışması değildir. Bu, doğrudan Türkiye Cumhuriyeti’ne verilmiş siyasi bir mesajdır. Hedef alınan yalnızca bir isim değil; devletin en üst makamı, yani Cumhurbaşkanlığıdır. Dolayısıyla mesele kişisel kanaatlerin ötesindedir; konu, devletin temsiline yönelmiş açık bir saldırıdır.

Burada söylenecek söz nettir:

Bu, gazetecilik değil; düpedüz hadsizliktir.

Yapay zekâ ürünü sahte görsellerle Cumhurbaşkanlığı makamını hedef almak, ne eleştiridir ne de ifade özgürlüğü. Bu girişim, Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenlik alanına yönelik bilinçli bir saygısızlıktır.

Devletler arası ilişkilerde eleştiri olur, diplomatik gerilim olur; bunlar olağandır. Ancak seçilmiş bir Cumhurbaşkanı’nı kurgu görüntülerle hedef almak, eleştiri sınırlarını aşar ve egemenlik alanına müdahale anlamı taşır.

Burada mesele, içeride kimin kimi desteklediği değildir. Mesele, dışarıya karşı nasıl durduğumuzdur. Bir ülkenin iç tartışmaları ne kadar sert olursa olsun, dışarıya karşı sergilenen duruş; o devletin ciddiyetini belirler. Dışarıdan gelen saldırılar karşısında suskunluk tarafsızlık değildir; zafiyet olarak okunur. Zafiyet ise yeni cüretlerin önünü açar.

Cumhurbaşkanlığı makamı, kişilerin ötesinde bir anlam taşır. O makam, millet iradesinin ve devletin temsilidir. Bugün o makamda bulunan Recep Tayyip Erdoğan’a yöneltilen her saldırı, yarın aynı makamı temsil edecek herkesi hedef alabilecek bir emsal üretir. Bu nedenle Cumhurbaşkanlığına yönelen her saldırı, doğrudan Türkiye Cumhuriyeti’nin itibarına ve egemenlik iddiasına yöneliktir. Bu noktada siyasi görüş ayrılıkları askıya alınmalı; ortak bir devlet refleksi ortaya konulmalıdır.

Şunu açıkça söylemek gerekir:

Dışarıdan gelen bu tür provokasyonlara karşı sessiz kalmak ne olgunluktur ne de diplomatik nezaket. Sessizlik, bu girişimlerin normalleşmesine ve cesaretlenmesine yol açar. Bugün görsel üzerinden yapılır; yarın belgeyle, ertesi gün “sızıntı” adı altında devam eder.

Hukuka bağlılık elbette esastır. Ancak hukuku hiçe sayan girişimler karşısında susmak, hukuku savunmak değildir. Devlet olmanın gereği; ölçülü, akılcı ama net bir duruş sergileyebilmektir. Dışarıya verilen her kararsız görüntü, içeride ne söylenirse söylensin, devletin caydırıcılığını zedeler.

Türkiye’nin ihtiyacı ne kör bir alkış ne de iç politik polemiklerdir. Türkiye’nin ihtiyacı; dışarıya karşı bir duruş, devletin itibarını ve Cumhurbaşkanlığı makamının saygınlığını her şartta koruyan bir refleks ortaya koymaktır. Çünkü egemenlik, yalnızca sınırları korumak değil; itibarı da savunabilmektir.

Bu mesele bir kişi meselesi değildir.

Bu, Türkiye’nin dışarıya nasıl göründüğü ve nasıl okunduğu meselesidir.

Ve unutulmamalıdır ki;

Dışarıya karşı dik duramayanlar, içeride ne söylerse söylesin, yarın sözünü dinletecek bir zemin bulamaz. Bu nedenle bu duruş, anlık tepkiler için değil; devlet hafızasına not düşmek içindir.