Tüm gazetelerde şu başlıklar:
“3 çocuk ısrarımızda haklı çıktık…”
Hatta bazı sihirbazlık yapan köşe yazarları işi daha da ileri götürüp,
“Cumhurbaşkanımız haklı çıktı” diyerek yazılar kaleme alabiliyor.
İnsan okuyunca gerçekten şaşırıyor.
Çünkü kullanılan dil öyle bir dil ki…
Sanki bu ülkeyi yöneten bir iktidar yok.
Sanki bu sözleri söyleyen kişi 25 yıldır ülkenin başında değil.
Galiba onlar da “cumhurbaşkanımız” demelerine rağmen,
onu bir muhalefet lideri gibi algılıyorlar.
Oysa gerçek çok açık:
Tam aksine, bu sözleri söyleyen isim 25 yılı aşkın süredir ülkeyi yöneten iradenin başında.
“Üç çocuk” meselesi yeni değil.
Yıllardır söyleniyor.
Yıllardır tekrar ediliyor.
Ama aynı yıllar içinde tablo tersine dönüyor:
Doğurganlık düşüyor.
Evlilik yaşı yükseliyor.
Boşanmalar artıyor.
Gençler çocuk yapmaktan uzaklaşıyor.
Şimdi çıkıp “haklı çıktık” demek…
Peki ama neye göre?
Eğer ortada bir haklılık varsa,
neden sonuç alınamadı?
Eğer bu bir uyarıysa,
neden bu uyarının gereği zamanında yapılmadı?
Gerçek şu ki…
Bugün Türkiye’de insanlar çocuk yapmıyor çünkü istemiyor değil.
Yapamıyor.
Çünkü korkuyor.
Geçimden korkuyor.
Gelecekten korkuyor.
Ev bulamamaktan korkuyor.
Çocuğuna bakamamaktan korkuyor.
Bugün genç bir çiftin aklındaki ilk soru şudur:
“Bu çocuğu büyütebilir miyiz?”
Bu soruya güven veren bir cevap yoksa…
İster üç deyin, ister beş…
Karşılığı olmaz.
Sayın Cumhurbaşkanı’nın uyarıları elbette önemlidir.
Ama eksik olan şudur:
Bu uyarıyı yapan irade, aynı zamanda bu tablonun oluştuğu dönemin de sahibidir.
Yani mesele sadece “haklı çıkmak” değil,
“zamanında gereğini yapmak” meselesidir.
Çünkü bir ülkeyi uzun yıllar yönetip,
sonra ortaya çıkan sonuçlar üzerinden konuşmak…
Bu, klasik anlamda muhalefet yapmaktır.
Ama Türkiye’de artık ilginç bir tablo var:
Muhalefeti de iktidar yapıyor.
O yüzden başlıktaki cümleyi tekrar ediyorum:
İşte muhalefet böyle yapılır.
Tebrikler Sayın Erdoğan…
Hem iktidarda olup hem muhalefet diliyle konuşabilmek gerçekten zor bir iştir.
Ama biz yine de şunu söylemek zorundayız:
Bu mesele sloganla çözülmez.
Bu mesele çağrıyla çözülmez.
Bu mesele ancak güçlü bir sosyal devlet politikasıyla çözülür.
Anneye güvence verilmeden…
Aileye destek sağlanmadan…
Gençlere gelecek umudu verilmeden…
Hiçbir nüfus politikası başarıya ulaşmaz.
17.11.2025 tarihli yazımda açıkça şunu söylemiştim:
“Niye dört, niye beş olmasın? demek kolay; ama aile yoksullukla boğuşurken nüfus artışı mümkün değil.”
22.11.2025 tarihli yazımda ise meseleyi daha da netleştirmiştim:
“Köprü müteahhidine milyarlar bulunabiliyor ama konu anneye gelince üç kuruş bile çok görülüyor.”
Ve o iki yazımda da çözümü net bir şekilde ortaya koymuştum:
Bunun yolu da bellidir ve defalarca dile getirdim, bugün tekrar ediyorum:
HER DOĞUM YAPAN İSTER ÇALIŞAN OLSUN İSTER EV HANIMI ANNEYE ÜÇ YIL BOYUNCA ASGARİ ÜCRET DÜZEYİNDE MAAŞ BAĞLANMALIDIR.
ÜÇ YIL BOYUNCA EMEKLİLİK SİGORTA PRİMLERİ DE DEVLET TARAFINDAN YATIRILMALIDIR.
HER DOĞAN ÇOCUK İÇİN İSE ASGARİ ÜCRETİN DÖRTTE BİRİ ORANINDA DÜZENLİ BİR ÇOCUK DESTEĞİ MUTLAKA VERİLMELİDİR; BU DESTEK 18 YAŞINA KADAR, ŞAYET EĞİTİMİ DEVAM EDİYORSA 24 YAŞINA KADAR SÜRMELİDİR.
Anne üç yıl boyunca çocuğuna baktıktan sonra işine geri döner; eğer ikinci çocuk üç yıl içinde doğarsa aynı destek yeniden başlar.
Bu, hem biyolojik gerçeklerle uyumludur hem sosyolojik açıdan makuldür hem de ekonomik olarak mümkündür.
Burada hemen ortaya çıkacak itirazı duyar gibiyim:
“Para yok.”
Peki öyleyse sormak hakkımız değil mi?
Bu ülke milyarlarca dolarlık projelere garanti verebiliyorsa,
neden kendi geleceğine, yani çocuklarına aynı güvenceyi veremiyor?
Çünkü mesele aslında para değil…
Mesele tercihtir.
Ve tercih doğru yapılmadıkça…
Ne üç çocuk olur,
ne de güçlü bir gelecek.