Saadet Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Numan Kurtulmuş‘un Başdanışmanı ve Diyarbakır eski Milletvekili Abdulbaki Erdoğmuş ile demokratik açılımı konuştuk.
Saadet Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Numan Kurtulmuş‘un Başdanışmanı Abdulbaki Erdoğmuş ile son 7 aydır ülke gündemini meşgul eden ve önümüzdeki günlerde de tartışması sürecek olan demokratik açılımı konuştuk. Kurtulmuş‘un teklifini niçin kabul ettiğini, Saadet‘in bu konudaki raporunu, sorunun kaynağı ve çözüm yolunu Gazetemize anlatan Erdoğmuş, kökten çözümün milliyetçi ve devletçi ideolojiklerden uzak ‘medeniyet düşüncesi‘ etrafında toplanmakla mümkün olduğunu söyledi. İşte Erdoğmuş ile yaptığımız söyleşi:
* Ülke siyasetinin tecrübeli ve birikimli siyasetçilerinden birisiniz? Özellikle olaylara entelektüel bakışınız, çözüm getirici önerileriniz dikkat çekiyor. Şimdi Saadet Partisi Genel Başkan Başdanışmanlığı görevini üstlendiniz? Neden Saadet Partisi?
Neden SP yerine, neden Numan Kurtulmuş diye sormak gerekir. Çünkü Saadet Partisinde henüz bir görevim yok. Sayın Numan Kurtulmuş‘un danışmanı olarak birlikte çalışıyoruz.
Sayın Genel Başkan, İstanbul İl başkanlığını yaptığı dönemden itibaren dikkatleri üzerine çeken bir siyaset adamıdır. Toplumun vicdanı olabilecek yeni siyasal söylemler geliştirdi. Yeni söylem ve eylemlerle kendini yenileyen, üslubu ile farklı bir siyaset anlayışı getiren, yeni bir muhalefet tarzı ortaya koyan bir lider imajı çizdi.
Maalesef günümüzde hizmette yarışmak yerine, birbirleriyle dalaşmayı siyasi yöntem seçen, cambazlığı marifet sayan, hakaret ve küfrü politikanın içinde meşru gören anlayışların toplumu kutuplaşmaya, gerilime, güvensizliğe sürüklediği açıkça ortadadır. Dürüstlük, ölçü, insaf, tutarlılık gibi ahlaki özellikleri adeta unuttuk. Böyle bir ortamda, edep, nezaket, bilgi, ehliyet gibi hasret kaldığımız özellikleriyle öne çıkan bir liderlik imajı, birey olarak, toplum olarak ihtiyaç duyduğumuz bir vizyondur. "Siyaseti ancak cambazlar yapar" algısını bir toplumsal inanca dönüştüren basmakalıp siyaset tarzının artık değişmesi gerekir. Bu değişimin öncülüğü için N.Kurtulmuş‘un yeterli özelliklere sahip olduğuna inanıyorum.
Diğer önemli husus; Sayın Kurtulmuş‘un emperyalizm, sömürgecilik, kapitalizm, emek, özgürlük, sosyal adalet gibi kavramları merkezine alan söylemleri, birlikte çalışmamızın en önemli nedenlerinden olmuştur. Saadet Partisinde yaşanan bu değişim, sadece beni değil, değişim beklentisi içerisindeki çevreleri de etkilediğini düşünüyorum.
* Sizce bu değişimin en önemli dinamiği nedir?
Genel Başkanla birlikte ‘Medeniyeti yeniden ihya‘ düşüncesi ve medeniyet merkezli bir siyaset anlayışı bu değişimin en önemli dinamiğidir.
Milli Görüş hareketinin kendisini yenileyerek, nihaî hedef olarak bir medeniyet projesi ortaya koymasını çok önemsiyorum. Bir siyasal hareketin tek başına böyle bir projeyi gerçekleştirmesi, kuşkusuz mümkün değildir. ‘Medeniyet inşası‘, bir partinin ya da bir ülkenin gayretiyle gerçekleşmesi de söz konusu değildir. İslam dünyası ve Müslüman coğrafyasında yaşam bulan bütün unsurların katılımı, katkısı ve gayretleriyle gerçekleşmesi mümkün olabilecek bir hedeftir bu. Gerçekçi olmak gerekirse, Ülkemiz dâhil İslam dünyası, bugün itibariyle medeniyet inşası için yeterli entelektüel birikime sahip değildir. Ancak, bu birikimden tamamen yoksun da değildir. Önemli olan mevcut birikimi çağın ruhuna uygun bir şekilde kendi uygarlığımızın inşası için değerlendirebilmektir. Müslüman dünyasının karşı karşıya kaldığı sorunların çözümü için kendi köklerinden beslenen ve yeniden bir medeniyet inşası düşüncesi ile çözüm arayışlarına girebilmektir. Bu hedefi gerçekleştirmek için bir siyasal anlayışın seçilmesi ve bu uğurda bir çabanın içine girilmesini anlamlı (buluyorum.)ve heyecan verici buluyorum.
* Saadet Partisi, bu süreçte ilk ciddi proje ile kamuoyu önüne çıkan parti oldu. Bakan Atalay‘a Numan Bey, 26 sayfalık bir rapor sundu. Saadet Partisi‘nin ortaya koyduğu gönüllü birliktelik projesini nasıl değerlendiriyorsunuz?
‘Gönüllü Birliktelik Projesi‘, Türkiye‘nin ihtiyacı olan ve toplumsal barışımızın olmazsa olmaz çözüm yöntemi olarak değerlendiriyorum.
Farklılıkları yok sayarak, baskı ve dayatma ile yan yana, bir arada tutulan toplumların üretkenliği, paylaşımı, kardeşliği ve iç barışı gerçekçi değildir.
Hak ve özgürlüğü gasp edilmiş toplumların birliği görecelidir ve ayrışmaya mahkûmdur.
Baskıcı yönetimlerin ya da zora dayalı birlikteliklerin uzun ömürlü olmadığı tarihsel bir gerçekliktir. Türkiye‘de Kürt meselesi örneğinde olduğu gibi, yüzyıllık dayatmacı, baskıcı, inkârcı model tutmamıştır ve iflas etmiştir. Etnik aidiyetin, milliyetçiliğin, etnik ulusalcılığın ortak bir aidiyet oluşturmadığı, ortak bir payda olarak kabul görmediği artık açıktır. Tersine günümüzde yeni ayrışmalara, bölünmelere neden olduğu da ortadadır. Bırakınız, farklı etnik unsurlar için ortak payda olmayı, aynı etnik unsurlar için bile ortak payda olamadığı bir gerçektir. Etnik aidiyet ortak paydasında ısrar etmek toplumsal bölünmeyi, ayrışmayı daha da derinleştirecektir.
Öncelikle coğrafyamızda farklı unsurları yüzlerce yıl bir arada tutan, birlikte yaşatan ortak paydanın ne olduğuna bakmak gerekir.
Üzerinde yaşadığımız bu coğrafyanın tarihi, sadece bölgemize değil, bütün dünyaya farklılıklarıyla birlikte yaşama ve hoşgörü örneği sunmuştur. Belki de yeryüzü coğrafyasının tek örneğidir. Cami-kilise ve havralar aynı mahallede hayat bulmuştur. Bu hoşgörü ikliminde Müslümanlar, Hıristiyanlar, Yahudiler veya Türkler, Araplar, Farslar, Kürtler kendi aralarında dinî veya etnik ayırımcılığa dayalı ciddi sayılabilecek düşmanlıklar, savaşlar, çatışmalar yaşamamışlardır.
Sorun, bizim bu projeyi anlamakta ve günümüze uyarlamakta yaşadığımız zorluklardan kaynaklanmaktadır. Bugün ihtiyacımız olan sadece Müslümanların değil bütün insanlığın ortak paydası olabilecek bir siyasal projedir. ‘Gönüllü Birliktelik Projesi‘ böyle bir gayreti ifade ediyor.
Tarihi fırsat kaçırılmamalı
* Kürt açılımı diye başladı. Demokratik açılım diye devam etti. En sonunda Milli Birlik projesi oldu. Gelinen noktada, Hükümetin çıkış yöntemi nasıl?
Açılım iddiasıyla başlayan süreç, ihtiyatlı yaklaşımıma rağmen herkes gibi beni de umutlandırmıştı. Sorunun enine boyuna tartışılması, anaların gözyaşlarının sona erdirilmek istenmesi, özel gündem ile sorunun TBMM‘de tartışılması, barışa özlem duyanların umudunu artırmıştı.
Yaklaşık çeyrek asırdır can ve kaynak kaybına neden olan, toplumun bütün kesimlerinin ağır bedeller ödediği şiddet ve terörün diyalog ve uzlaşma ile sonlandırma arzusu, sadece Kürtler için değil, ülkenin çoğunluğu tarafından heyecanla karşılanmıştı. Güvenlik tedbirleriyle barışın tesis edilemeyeceğine inanan her kesimden AK Parti‘ye ve başbakana destek gelmişti.
En önemlisi, Kürt meselesinin devletin en üst seviyesinde, bizzat Cumhurbaşkanı tarafından çözüme yönelik tartışılmaya açılması tarihi bir fırsat olarak değerlendirilmiştir. Sorunun hiç bir dönemde, bu denli demokratik bir zeminde ve olabildiğince hoşgörü içinde tartışılabildiği söylenemez. TSK ve Yargı organları başta olmak üzere devletin en önemli kurumlarının bu sürece nasıl uyumlu davrandıklarına hepimiz şahit olduk.
Maalesef umuda yolculuk uzun sürmedi. Peş peşe olumsuz gelişmeler gündemi işgal etmeye başladı. Kuşkusuz bunda hükümetin kararsızlığı ve gevşekliği de etkili olmuştu.
Esas itibariyle, "Açılım Projesi"nin en önemli yanlışı; AK Partinin anlayışı ve başbakanın izlediği yöntemdir.
Bu fırsatın hangi nedenle olursa olsun değerlendirilememiş olması, tarihi bir fırsatın daha kaçırılmış olması demektir. Bunun sorumlusu da en başta hükümet ve başbakandır.
Ayrıca,"Milli birlik ve kardeşlik projesi" , millet olarak hiç yabancısı olmadığımız yüz yıllık bir dayatma ve eritme projesini hatırlara getiriyor. Farklılıkları göstermeme ve farklılıkları kabul etmemenin bir kılıfı gibi görünüyor bu tür projeler. Kürtler başta olmak üzere, hak ve özgürlük talebi olan bütün farklı unsurların itirazı da hep bu anlayışa olmuştur. Projenin ismi bile milliyetçi/devletçi bir zihniyeti ifade etmek için yeterlidir.
* Açılımda iktidar partisi ile muhalefet partileri arasında büyük kamplaşmalar oldu. Hatta görüşme yöntemine ilişkin tartışmalar vatan hainliği suçlamalarına kadar vardı. Bu süreçte iktidar ve muhalefetin üslubunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Esas itibariyle AK Parti iktidarında, iktidar-muhalefet ilişkisi sürekli gerilim üzerinden sürmektedir. Gerilim politikası, AK Parti ve Ana muhalefet partisi için bir siyaset stratejisi haline gelmiştir. Bu politikaların bilinçli olarak sürdürüldüğü ve birbirlerinden beslendikleri artık kamuoyu tarafından da büyük ölçüde anlaşılmıştır. Bu durum tabiatıyla diyalog ve uzlaşmayı da zorlaştırmaktadır. Muhalefetin soruna yaklaşımı da bugüne kadar barışçı ve yapıcı olmaktan uzaktır. Ancak bunda Başbakanın tutumunun daha etkili olduğunu düşünüyorum.
Sorunların çözüm merkezi TBMM olduğu gibi, uzlaşmanın da öncelikli adresi TBMM‘dir.
İktidar - muhalefet ilişkilerinde diyalog ve uzlaşma sağlama görevi iktidar partisinindir. Kamuoyu önünde uzlaşma çağrıları politik rekabeti artırır. Esas olan muhalefetin kapısını -gerektiğinde defalarca -çalarak görüşme yoluyla uzlaşmayı temin etmektir. Bu konuda muhalefete düşen görev ise sorumluluktan kaçmamaktır. Uzlaşma sonucu doğacak siyasi başarı büyük ölçüde yine siyasi iktidarın olacaktır. Bence arka planda işin özü; Başbakan ve genelde siyasiler, Kürt meselesini söylemler üzerinden götürmeye çalışmaktadır. Dış dayatmalar ve politik kaygılar, onları Kürt meselesi ile ilgilenmek zorunda bırakıyor. Çözümsüzlüğün en kolay yöntemi gerilim, gerginlik siyasetine başvurmaktır. İktidar ve muhalefet partileri de bunu yapmaktadır.
İslam kardeşliği
* Çözüm arayışlarında, hep ayrıştırıcı unsurlar ön plana çıkarılıyor. Sadece Saadet Partisi‘nin dile getirdiği ve bu milletin mayası olan ‘islam kardeşliği‘ için ne söyleyeceksiniz?
İslam kardeşliği, Müslümanlar arasındaki ihtilafların çözümünde ve toplumsal barışın sağlanmasında kuşkusuz en etkin unsurdur. Ancak, adı üzerinde ‘İslam kardeşliği‘ dinde kardeşliktir. Bu boyutuyla dahi büyük bir iddiadır. Maalesef asırlardır, özellikle siyasal alanda Müslüman dünyası için ‘kardeşlik‘ söyleminin iddiadan öteye geçmediğini de biliyoruz. İslam kardeşliği eşitlerin kardeşliğidir. Bilal-i Habeş ile Musab bin Umeyrin, Selman-i Farisi ile Ömer b.Hattabın, Evs ile Hazrecin,Ensar ile Muhacirunun kardeşliğidir.Renkleri,dilleri,kabile ve coğrafyaları farklı ancak "Bir tarağın dişleri gibi eşit" sayılanların kardeşliğidir.Buna bırakınız Kürtleri,kim itiraz edebilir?
Kürt sorunu, din içindeki ihtilaflardan kaynaklanmıyor. Sorun, siyasidir ve çözümü de siyasi olmak zorundadır.19.yüzyıldan itibaren coğrafyamızda yaşanan bölünme, parçalanma ve çözülmelerin millete rağmen dayatmalar sonucu gerçekleştiğini biliyoruz. Temel sorunlarımızın nedenleri de bu çözülmelerdir. Bugün yapılması gereken; Milliyetçi ya da ideolojik projelerle değil, bu toprakların tarihsel derinliklerinden, çeşitliliğinden, köklerinden inşa edilecek ve çağdaş evrensel değerlerle buluşturulacak çoğulculuk temelinde yeni bir siyasal proje hayata geçirmektir. Daha açık bir ifade ile Toplumun çoğulcu yapısını devletin bütün kurumlarına olduğu gibi yansıtmaktır. Asıl sorunumuz, bu büyük coğrafyanın çözülmeler çağını bitirmesine rağmen, rızaya dayalı birlikteliklerin inşasındaki eksikliğidir. Kaldı ki çoğulcu model, yeni keşfedilen bir model değildir. Yüzlerce yıl bu coğrafya da uygulanan ve toplumsal yapımızı şekillendiren bir modeldir. İnsanlar, bu yapı sayesinde Yahudi, Hıristiyan, Müslüman kaldıkları gibi, Arap, Fars, Türk, Kürt, Ermeni olarak kalmış, yani etnik kimliklerini de korumayı başarabilmişlerdir.
Bugünde hukukun üstünlüğüne dayalı bir devlet, çoğulcu ve özgürlükçü olmak zorundadır. Güvencesi adalet olmayan bir devlet, farklılıkların birlikteliğini, halkların, bireylerin kardeşliğini barış içinde tesis edemez. Çoğulcu ve özgürlükçü bir model sadece Kürtlerin taleplerini değil, yetmiş iki milyon insanımızın taleplerini karşılaması demektir. Bu talepler etnik haklar olduğu gibi, inanç ve sınıfsal haklarda olabilmektedir.
* Sorunun kaynağı sistem olabilir mi? Sisteme dair ne söylenebilir?
Osmanlı‘nın son dönemlerinde genel sorunlar çerçevesinde bir Kürt meselesi olsa da Türkiye‘de sorunun esas kaynağını 1924 Anayasası oluşturmuştur. Cumhuriyet projesinde temel bir unsur olarak yer alan Kürtler, kimliği, dili ve kültüründen dolayı bu Anayasa ile dışlanmıştır. Daha sonra geliştirilerek uygulanan politikalarla Kürtler, kendi kimlikleriyle siyasal, sosyal, kültürel alanların tümünden dışlanmış, yok sayılmışlardır. "Kürdüm" demek, Kürtçe konuşmak bile yasal suç kapsamına alınmış; bu suçu işleyenler en ağır şekilde cezalandırılmışlardır. Dün olduğu gibi bugün de farklı biçimde de olsa benzer uygulamalar devam etmektedir.
Çünkü milliyetçilik, modern ulus devletin ideolojik temelidir ve tek tipliği esas alır. Ulus devlet, çoğulculuk, çeşitlilik, farklılık gibi toplumsal zenginliği yok sayar. Günümüzde sistemin mağdurları, kendilerini daha çok hak ve özgürlükler üzerinden ifade etmeye çalışmaktadır. Çünkü ülkemizin temel sorunu sistem, sistemin de yarattığı temel sorun, hak ve özgürlükler sorunudur. Bu anlamda, toplumun bütün kesimleri mağdurdur. Bu nedenle toplumsal itirazın ortak noktası olarak hak ve özgürlükleri alabiliriz. Elbette Kürtler, bu alanda da tarihsel, etnik ve kültürel bakımdan diğer kesimlere göre daha çok mağdur edilmişlerdir. Kürtler, siyasal, sosyal ve toplumsal hayatın tamamen dışına çıkarılmıştır. Tamamen yabancılaştırılan ve ötekileştirilen kesim Kürtler olmuştur.
Sorunun adı
* Size göre sorunun adını nasıl koymak lazım?
Bir sorunu doğru anlamak için öncelikle adının doğru konulması gerekir. Ne yazık ki, hala bazı çevreler sorunu; Kürt sorunu olarak tanımlamaktan kaçınmaktadır. Müslümanlık iddiasında olan bazı kesimlerinde aynı anlayışı benimsediklerini esefle belirtmeliyim. Bir asrı aşkındır bu coğrafyada Kürtler ve talepleri söz konusu olunca hiç tereddüt gösterilmeden devletçi/milliyetçi refleksle bu talepler Kürtçülük/ırkçılık kabul edilerek kardeşlik iddiaları unutulur. Kürt sorunu, Türklerle Kürtler arasında yaşanan bir sorun değildir. Kürtlerle Kurulu devlet düzeni arasında yaşanan bir sorundur. Nedeni de, etnik milliyetçiliğe dayanan sistemin kendisidir. Konu sadece Kürt olmak, Kürtçe konuşmaktan ibaret değildir. Kürtlerin kimliğine, coğrafyasına, sosyokültürel dokusuna müdahale etmekle yetinilmemiş, toplumsal ahlakına yönelik sistematik müdahaleler de yapılmıştır. Sonuç olarak bu bir devlet sorunu, devletin toplumla olan temel problemidir. Bizi bütün farklılıklarımızla birbirimize ve devlete de bağlayacak olan adalettir. Adaletin olmadığı yerde hak, hukuk olur mu? Varlık sebebi insanlar arasında adaleti sağlamak olan devlet, toplumsal taleplere, yani adalete direnmeye devam ediyor. Sorunun özü budur.
* Çanakkale‘de, istiklal mücadelesinde omuz omuza savaşmış, birlikte şehit düşmüş bu milletin asıl unsurları, bugün niye karşı karşıya getirilmek isteniyor?
Kürtler, sadece Çanakkale ve İstiklal mücadelesinde değil, daha önce Trablusgarp, Yemen, Balkan Savaşlarında, Rus harbinde ve 1. Dünya Savaşı‘nda Osmanlı‘nın bir parçası olarak savaşmışlardır. Bugün karşı karşıya olduğumuz sorun esasen milliyetçiliktir. Bilindiği gibi milliyetçilik 18. yüzyılın başlarından itibaren daha çok devletleşme, uluslaşma olarak anlam kazanmıştır. İlk defa "Türk milliyetçiliği" temelinde Türkleştirme çabaları ideolojik olarak İttihat ve Terakki Cemiyeti ile başlamıştır. Başta Arap milliyetçiliği olmak üzere tüm milliyetçilikleri kışkırtan ve Osmanlı‘nın tasfiyesini getiren bu anlayıştır. Bugün Türkiye, Türkler ve Kürtler kimlik ayrımından, toplumsal bölünme ve güvensizlik temelinde hızla "biz" ve "onlar" noktasına doğru sürükleniyorsa, bu ayrışmanın nedeni etnik farklılık değil, etnik ulusalcılık ve milliyetçiliktir. Esas itibariyle etnik kimlik; tarihsel, kültürel, dinsel ve coğrafi olarak yabancısı olduğumuz bir ayrışma nedenidir. Altını çizerek ifade etmeliyim ki, bu ayrışma geriye çevrilemeyecek kadar derinleşmektedir. Tarafların bu ideolojik ısrarı sürdürmesi durumunda bölünme kaçınılmazdır. Bu gidişi hâlâ görmezden gelenler var. İnsanlar etnik kimlik üzerinden ayırımcılığa tabi oldukları andan itibaren etnik kimlik, ayrıştırıcı bir aidiyet olarak ortaya çıkmaya başlar. Sorunlar kadar çözüm talepleri de kimlik üzerinden gelişir. Kürt sorununu çözümsüz kılan da milliyetçiliktir.
Kimlik üzerinden çözüm yanlış
* Kürt kimliğinden ne anlamalıyız?
Modern devletin, ulusalcı/milliyetçi ideolojisinin, baskıcı ve inkârcı bir yöntemle ortaya çıkardığı temel sorunlardan biridir "Türklük" üst kimliği. Yüzyıllık bu dayatmacı, baskıcı, inkârcı model tutmamıştır ve iflas etmiştir. Etnik aidiyetler bütünlüğümüzü değil, farklılıklarımızı öne geçirdiği için ayrışmalara, çatışmalara, bölünmelere ve parçalara neden olmaktadır. Kürtlerin kimlik talepleri de bu dayatmalar sonucu ortaya çıkmıştır. Ancak, bir halkın kimliğini tanımak ayrı şeydir, kimlik üzerinden sorunları çözmek ayrı şeydir. Ben, kimlik üzerinden sorunların çözümünü doğru bulmuyorum, mümkünde görmüyorum. Kimlik dayatması ortadan kalktığında, Kürtlerin de kimlik üzerinden hak talepleri olmayacak ve sorunun bir bölümü zaten kendiliğinden çözülecektir. Kürt realitesini de hak ve özgürlükler üzerinden hayata geçirmek gerekir.
Kürdüm diyene, ana dili olmasına rağmen Kürtçe konuşana ‘bölücü‘, ‘Kürtçü‘ diyen bir zihniyetin "Birlik ve kardeşlik" söylemi trajikomiktir. Bir milletin üstünlüğünü, ayrıcalığını savunmak, etnik kimliğinden dolayı yeryüzünün egemenlik, yönetim hakkını vermek milliyetçilik/ırkçılıktır. Adalet talepleri olan Kürtler neden milliyetçi olsun? Buna göre, Kürtlerin hak ve adalet taleplerine yüz çeviren, ya da yok sayan herkes, ayrışma ve bölünmenin vebalini de yüklenecektir.
Esasen bizler, inancımızın gereği olarak da etnik kimliğimizi ne ayrıcalığın ne de kompleksin gerekçesi saymayız. Biliyoruz ki, insanlar dilleri, renkleri, ırkları itibariyle farklı yaratılmıştır. Bu farklılığın amacı birbirlerine egemen olmak, üstün gelmek, sömürmek için savaş ve mücadele etmek değildir. Birbirlerini tanımak, anlamak içindir. Bu anlamda yaratılışın gereği olarak insanlar, birbirleriyle diyalog kurma, uzlaşma, birlikte yaşamaya daha yatkın olmak durumundadır. Önemli olan farklılıklarla birlikte beraber yaşama iradesini gösterebilmektir. Bunun yolu; aynı ırkın, aynı dinin ya da aynı devletin mensubu olmak değildir. Esasen kavga ve çatışmaların nedeni de bu iddialardır.
Eşitliğe dayalı bir hukuk devleti
* Peki, sorun sizce nasıl çözülür?
Mevcut yapı üzerinden sorunun barışçı çözümünün mümkün olmadığı açıktır.
Milliyetçiliğin hiçbir türü toplumsal barışımızın çözümü olamaz. Coğrafyamızın daha fazla bölünmeye değil, bütünleşmeye ihtiyacı vardır. Etnik bölünmeleri, kabul edilemez ve sonuçlarına katlanılamaz büyük bir felaket olarak görüyorum.
Bu coğrafya halklarını ve insanını barış içinde bir arada yaşatabilecek tek yöntem,
"adalet"tir. Türkiye‘nin bütünlüğü temelinde hak ve özgürlükler yeniden inşa edilmelidir.
Öncelikle, etnik ayırımcılığı ortadan kaldırarak, bütün vatandaşların ortak ülkesi ve vatandaşların eşitliğine dayalı bir hukuk devleti olarak sistemin bütün kurum ve kuruluşlarıyla yeniden inşa edilmesi gerekir. Herkesin ve her kesimin ülkesi olan Türkiye‘yi, herkese ve her kesime eşit ve adalet temelinde kuşatan ve kucaklayan bir yönetim modeline dönüştürmeliyiz. Bunun içinde etnik devletten hukuk devletine geçmek zorundayız.
Müslümanlık iddiası olanlara daha büyük sorumluluk düştüğüne inanıyorum. Kürt meselesi, zihin ve fikir dünyamızı sorgulamamıza neden olmalıdır. Müslüman kimliğine gizlenmiş bir milliyetçilik; etnik milliyetçilikten çok daha zehirli ve tehlikelidir. Bizi ayrıştıran, kardeşliğimizi temelden dinamitleyen, medeniyet bilincini yıkan, İslam düşüncesini bulandıran, tahrip eden bu milliyetçilik anlayışıdır.
Elbette etnik kimlik, etnik ve coğrafi aidiyet üstünlük ve ayırımcılık sebebi olmadıkça Müslüman kimliğine, İslam aidiyetine engel değildir. İslam fıtri bir din olması hasebiyle, insanın doğuştan farklılığını Allah‘ın ayetlerinden kabul ederek bu haklarının kullanımını, gelişimini, güvence altına alır. Ancak, din ile harmanlanmış ve dinin gereği olarak Müslüman toplumlara sunulmuş, zihinlerinin derinliklerine İslam şırıngası ile zerk edilmiş bu milliyetçilik anlayışından saf, temiz, fıtri bir İslami kimlik ortaya çıkmayacağını bilmemiz gerekir.
Çözüm; ‘medeniyet düşüncesi‘ etrafında toplanmakla mümkündür. Milliyetçi, ulusalcı, devletçi ideolojilerle bulandırılmış zihin dünyamızı önce medeniyet düşüncesine, sonra da insanlık yararına açmalıyız.
İslam‘ın evrensel mesajlarını dincilik, milliyetçilik gibi dar alanlarda hapsetmekten çıkarıp Müslümanların düşünce dünyasının özgürleşmesinin yolunu açmalıyız.
Müslüman duyarlılığı; ideolojik, çıkarcı, politik değil, vicdani, insani, hak ve adalet temelinde olmak zorundadır. Hak ve adalet duygusu; Müslüman‘ı kontrol eden, ölçülü, dengeli, vicdani davranmasını sağlayan, kişinin Allah ile irtibatının kesilmesini önleyen en önemli mekanizmadır. ‘Takva‘ dediğimiz üstün vasıf; ibadetlerle beslenen bu mekanizma ile oluşur. Hak ve adaleti fikir ve yaşamında esas almayan, kendi aleyhine olsa bile adaleti gözetmeyen bir Müslüman‘a, sadece ibadetlerinden dolayı ‘muttaki‘ demek büyük bir yanılgıdır. Hayatının her safhasında Allahın denetiminde olduğunun farkında olan ve bu bilinç ile hayatını şekillendiren kişi ancak müttaki‘dir. Önemli olan, Müslümanlık iddiasında bulunanların bu sorumluluğu taşımalarıdır.
* Saadet Partisi‘nde yeni dönemi nasıl değerlendiriyorsunuz?
Değişim politikalarını belirleyecek olan partinin yetkili kurullarıdır. Ben ancak şahsi görüşlerimi söyleyebilirim. Bana göre değişim gereklidir. Kuşkusuz kırk yıllık bir geçmişi, yanlışları-doğrularıyla yok saymak, inkâr etmek ya da sırtını dönmek veya moda değimle gömleği çıkarmak yanlıştır, haksızlıktır. Milli görüş hareketinin kırk yıllık tecrübe ve bilgi birikimi vardır. Bundan azami derecede yararlanmak gerekir. Ayrıca, geçmişini inkâr köksüzlüktür. Kökleri üzerinde duramayanlar savrulmaya mahkûmdur. Saadet Partisi, geçmişini inkâr etmeden ancak siyaseti eski kavramlar üzerine de kurmadan çağın ruhuna uygun politikalar geliştirilmelidir. Soğuk savaştan kalma ideolojilerin çözüm önerileri geçerliliğini yitirmiştir.
Alternatif evrensel politikalar geliştirerek, adalet arayışında olan her kesimle coğrafi sınır tanımadan yeni küresel ittifaklar kurarak, ortak örgütlenme ve işbirliği yoluyla mücadele etmek gerekir. Medeniyet inşası dediğimiz siyasetin gereği de budur. Kendi köklerimiz ve yerel değerlerimizden beslenerek evrensel değerlerle buluşmaktır.
Önemli bir husus da, siyaset-İslam ilişkisidir. Kuşkusuz, İslam‘ın ideolojik ve siyasal boyutu vardır. Ancak İslam‘ın günlük siyasetin içine çekilmesini ve İslami kavramların Politik argüman olarak kullanılmasını doğru bulmuyorum.
SP hak ve özgürlükleri önceleyen, eşitlik ve adaleti esas alan, toplumsal merkeze hitap eden ve sadece millet iradesine dayanan demokratik bir siyaset anlayışını öngörmelidir. Sözleşmesini küresel ve yerel güç odaklarıyla değil, milletin kendisi ile yapmalıdır.
Sonuç olarak Saadet Partisi, teşkilatlarını yeniden yapılandırırken, tabanının moralini yükseltmek için de yoğun etkinlikler düzenlemektedir. AK Parti iktidarı ve dünya nimetleriyle savrulan bazı kesimlerin hor bakışları, alaycı tutumları Saadet Partisinin çekirdek tabanını, en azından psikolojik baskı altına aldığı bilinmektedir. İktidar baskısı ve siyasal ambargoya rağmen Numan bey‘in yoğun çabaları bu baskı zincirlerini çok kısa zamanda kıracağından kimsenin kuşkusu olmamalıdır. Bugün SP‘nin en büyük şansı, bilgi birikimi ve üslubu ile yeni bir ufuk sunan Genel Başkanıdır.
(Kimdir?
Abdulbaki Erdoğmuş, 1958 Genç doğumlu,Erzurum Yüksek İslam Enstitüsü mezunu.Suudi Arabistan King Saud Üniversitesi Arap Dili Enstitüsünde dil eğitimi aldı.Daha sonra İngilizce eğitim de alan Erdoğmuş,Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde değişik yerlerde Müftülük görevlerinde bulundu.21.dönem Diyarbakır Milletvekili ve ANAP Genel Başkan Yardımcılığı yaptı.Ancak,Erkan Mumcu‘nun Genel Başkan olmasından kısa bir süre sonra,siyaset tarzına ve Kürt Sorunu‘na bakışta farklılık bulunduğu gerekçesiyle ANAP üyeliğinden istifa etti. ( ‘Mahzun Mezopotamya PKK ve Kürt Ulusalcılığının İnşası, ‘Demokrasi ve Toplumsal Barış‘ ve ‘Kayıtlar‘ isimli eserleri bulunuyor)