Çözüm Süreci Bıçak Sırtında

Abone Ol

Ortadoğu’da yaşanmakta olan iç karartıcı tablo ile çok merkezli bir anlayışın planları geleceğe dair muhayyile ile şekillendirmeye çalışırken, Türkiye’de hâlâ farklı etnisitelerin politik kaygı ile Kobani üzerinden yeni çatlaklara mahal verebilecek atraksiyonlar yapıp irrasyonel eylemsel Nevruz ruhu ile kitleleri çözümsüzlüğün adresi olarak görülen sokağa yönlendirmeye çalışmaları politik kördüğümü daha da içinden çıkılmaz bir duruma sokmaya yönelik olmaktan öte topluma hiçbir fayda sağlamaz.

Türkiye’de yeni yeni yeşermeye yüz tutan “politik toleransın” (political tolerance) sokaklara taşınması, çözüm yolunun salt “politik toleranssızlığa” (political intolerance) dönüşmesine katkı sağlayan bir tehdit unsuru olmaktan öteye gidemez.

Ayn el Arap’taki (Kobani) trajik durumun vahametinden hareketle herkesi suçlayıcı, kışkırtıcı ve kuşatıcı bir yaklaşımla Suriye’de yaşanmakta olan olaylar karşısında protesto yoluyla yetkilileri zecri adımlar atmaya zorlamak, çözümün değil, yeni anlaşmazlığın gelişmesinde ağır bir sorumluluk yüklemeye yönelik adımlardır.

Toplumsal uzlaşma ruhunu harekete geçirmek yerine, barış süreciyle toprağa gömülen ve en nihayetinde `atavi’ ile biten taziye evlerindeki acıları çağrıştıracak yeni olumsuz bir bakış tablosu sunmak, toplum üzerinde sadece topyekûn hayal kırıklığı ve korkuya neden olabilir.

Türkiye mozaiğini oluşturan farklı katmanlara sahip etnisitelerin her biri diğerleri kadar değer kesp etmekte, tüm farklılıklara rağmen birbirlerinden ayrılmaktan bir o kadar uzaktadırlar. Yüzyılların ürünü bu kuvvetli manevi bağlar, farklı bakış açılarına rağmen hâlâ birlikteliğin ve kardeşliğin önemli birer unsuru olarak dimdik ayakta kalabilmektedir. Hele hele yanı başımızda yaşanan olayların ortaya koyduğu bu hassas geçiş döneminde, Türkiye’nin birlikteliğine her zamankinden daha fazla ihtiyaç vardır.

Şöyle ki, Suriye ve Irak’ta tabir yerindeyse yeni bir `Barbarossa Harekâtı’ ortaya koymaya çalışan Batı, “yenidünya düzeni” önünde saldırganlık nosyonu olarak göstermeye çalıştığı  “politik İslam tehdidi” argümanını kullanarak, el altından körüklediği ve başucumuzda zuhur eden başıbozukluk (pandemonium) vasıtasıyla, birçok Suriye kentinin on binlerce kişinin hayatını kaybettiği Hama katliamının yaşandığı Kaylania’dan farksız kılınmasına neden olmuştur.

Yaklaşık on beş yıl süren Lübnan’daki iç savaşın acı tablosu, Yemen’deki Ali Nasır hareketi, sekiz yıl süren ve yüzbinlerce Müslüman’ın kanının akmasına neden olan İran-Irak savaşı, Irak’ın Kuveyt’i işgali, El-Enfal Harekâtı, ABD ve koalisyon güçlerinin Irak’ı işgali sonucunda öldürülen bir milyondan fazla Müslüman’ın acıları hâlâ hafızalardan silinmemişken, Ortadoğu’nun bildik yöntemlerle yeniden kan gölüne çevrilmesi düşündürücüdür.

Ortadoğu’da Sykes-Picot ruhunu ortadan kaldırıcı hamlelerin dillendirilmeye ve değişim rüzgârlarının galebe çalmaya başladığı bir ortamda, yeniden üstünlük alan ABD, başta Mısır’da seçimle işbaşına gelen Müslüman Kardeşler’in iktidardan uzaklaştırılması, İran’daki nükleer tesisleri bahane ederek, İran’ı ekonomik olarak cendereye sokması, Suriye ve Irak’ta karışıklıkların bileşimi sonucu yeniden sahne alan şiddet eylemleri doğrusu kaygı verici boyutlara ulaşmıştır.

İşte bu ortamda, yüzyıllardır korumaya çalıştığımız referans noktalarımızı şiddetin kolayca vücut bulabileceği sokaklara taşımak yerine, örnek teşkil edebilecek sağduyuyla Meclis’i yegâne çözüm yolu olarak görmek daha akıllıca olsa gerek.