Haddini, sınırlarını ve çapını bilme insanın ağırlığını oluşturur. Medya dünyasının aşırılıklarına kapılanların hemen her gün, durmadan konuşmaları insanı yoruyor. İzleyenleri ve dinleyenleri yoruyor. İnsanın itibarsızlaşması, hakikatler karşısında susması, sürekli konuşmasıyla ancak olabilir.
Özellikle okuma ve yazmayla, belli konumlara konumlanma, bir fırsat bulmayla başlıyor her şey. Bir kişinin kendisini her şeyin üzerinde görmesi, insanları küçümsemesi, ortamı laf kalabalığına boğması, asıl söz sahiplerine fırsat vermemesi kişinin densizliğinden kaynaklanıyor. Güç, kendisinde olmasa da, gücün sahibine güvenmesi asıl cesaretlendirici olan.
Şiir medeniyetinden geldiğimizden geçmişte insanlar çok konuşmak yerine özlü ve az ifade ile şiir söylemeleri asıl hünerlerini oluşturur. Kişinin kendini bilmesi sözüyle, hâl ve davranışlarıyla belli olur. Asıl söz sahibi kimseler sırası ve zamanı gelince, söylenmesi gerekeni söylerler. O sözün de bir değeri ve anlamı olur.
Medeniyetimizin hakikatini oluşturan ilâhî kaynağımız öz hâliyle gönlümüzde yer ediyor. Belki de en çok ondan yola çıkarak sözümüzü ve haddimizi bilmemiz gerekir. Sözü çoğaltmak, boş yere konuşmak insanı sıradanlaştırır.
Günümüzde bilimin sayısız kolları var. Her bilim kolunun de kılcal damarlar gibi ayrıntıları bulunuyor. Bunlarda sıradanlıklardan kurtulunmuyor.
“Taş yerinde ağırdır” meseli de bize hayatın bir yanını gösterir. Ağır olan yerinde kalır. Ya da: “Yuvarlanan taş yosun tutmaz” meseli de bunun bir başka boyutunu gösterir. Ekranlarda, medyanın herhangi bir alanında sürekli görünen, ortamı laf kalabalığına bulayan, söz cambazlarının gücü bir yere kadardır.
Hayatının ve zamanının çoğunu laf kalabalığına boğanların sözlerinin hiçbir kıymeti harbiyesi olmaz. Sadece bulunduğu an ve zaman için boşluğa savrulmuş sıradanlıklardan ibaret kalır.
Kalıcı olan, eserin ortaya konulmasıdır. Bu, insanlık için hayırlı olabilecek herhangi bir şey olabilir. İnsanlığın yararlanabileceği herhangi bir şey.
Meclislerde, kimi zaman sıradan ve boş sürekli konuşların konuşmaları da insanı yorar. Konuşandan çok, orada bulunanlar yorulur. Konuşanın işi sıradanlık ve boş işler olduğundan, o, âdeta çene antrenmanları yaptığından belki de hiç yorulmaz. Çenesi ve dili çok elastiktir.
Günümüz siyasa arenasında konuşanların durumu bundan ibaret. Öyle bir zaman geliyor ki, onların konuşmaları insanı çileden çıkarır, ya da ikrah ettirir. Kendileri itibar gördüklerini düşünürler ama hiç de öyle değildir.
İş yapmak yerine söz kalabalığıyla ortamı bulandırmayı hüner bilenler, günü ve zamanı gelince hiçbir itibarlarının olmadığını anladıklarında çok geç olacak.
İnsanın eylem hâlinde olanın bir değeri ve karşılığı var.
İş yapamadan laf kalabalığıyla ancak ya insanlar çekiştirilir, dedikodu yapılır ya da havadan sudan konuşulur. Kendi kapalı dünyalarına çekildiklerinden günün ve zamanın uçup gittiğinin bile farkına varılmaz.
Düşünmeyen ve tartmayan insanlar daha çok konuşur. Bir yerlerde görünmek adına ortamı bulandıranlar çok konuşur.
Her şeyi bildiklerini düşünürler ama hiçbir şey bilmezler. Cehaletleri sözcüklerinin ses tonundan anlaşılır.
Bunlarla zaman geçirme israf olur. İşine bakmayan, yapılması gerekenleri yapmayanlar zamanlarını öldürmüş olurlar. Geleceklerini eksik bırakmış olurlar. İş ve eylem hâlinde olan hareket hâlinde olandır. Hayırlar ve iyilikler için atılan hiçbir adım boşa gitmez.
Yazı da böyledir, konuşma da. Derin düşünceler insanın çok yönlü bakışta bulunmasını sağlar. Tartısını bilenler sözün nereye varacağını bilirler, sadece işlerine odaklanırlar…