Gündem

Çok okuyan, okutan ve yazan bir ilim adamı

Çok okuyan, okutan ve yazan bir ilim adamı

Abone Ol

"Önce meşhur Fatih medreseleri, sonra da İstanbul Darulfünun-Üniversite- mezunu bir aydındı. Memleketin durumunu yakından takip eden, yazarak ve konuşarak, önderlik yaparak halkı uyaran ve yönlendiren bir ilim adamıdır.

İskilipli Atıf: Osmanlı‘nın Cumhuriyet‘e armağan ettiği, yaşadığı zamana sığmayan sıra dışı, içinde yaşadığı toplumdan sorumlu bir münevverdi.

Hayatı, eğitimi, örnek mücadelesi, kitapları ve sehpada sonlanan hazin akıbetiyle yakın tarihin karanlıklarını aydınlatmaktadır.

Daima kitabın ortasından ve dobra konuşan dosdoğru yazan bir insan. İnançlarında zora ve zorbaya karşı geri adım atmayan güvenilir bir dava adamıdır. Cesur ve çok çalışkandır. Osmanlı cihan devletinin yıkılış döneminde yaşamış bir düşünce adamıdır. Toplumsal gelişmeleri yakından takip, tespit ve tenkit eden, düşündüklerini yazarak paylaşan sesi, birikimi ve diksiyonuyla da mükemmel bir hatiptir.

Osmanlı devletini parçalayan ve yıkan Jön Türklere ve onların oluşturduğu İttihat ve Terakki‘ye karşıdır. 31 Mart 1913 yılında Mahmut Şevket Paşa‘nın ölümüne azmettirdiği suçlamasıyla önce hapsedilmiş sonra sürgünle cezalandırılmış. Ancak bir buçuk yıl sonra kendisinden özür dilenip serbest bırakılmıştır. Yazdığı dergilerde kendisine sataşanlarla fikir mücadelesi yapan üslubu keskin bir kalemşordur.

Çorum ikliminin yetiştirdiği bu soylu ruh, sehpada ödediği bedelle yalnız İskiliplilerin değil, bütün milletin hatta aynı acıları paylaşan tüm Ümmet-i Muhammed‘in ortak kahramanıdır.

Onun Meclis bahçesinde kurulan sehpada idamı, evrensel adaletin intiharı olmuştur.

İskilipli Muhammed Atıf, çok okuyan, okutan ve yazan bir ilim adamıdır.

Kültürümüzde "Alimin Mürekkebi indallahta şehit kanından daha makbuldür."

Bu şehit - alimle birlikte Livaül hamd gölgesinde buluşmak Onu sevenlere nasip olsun!"

Hem çalıştı, hem okudu

İskilipli Muhammed Atıf, meşhur Çarşambalı Müderristen özel dersler aldı. İlmi sohbetleri kaçırmamaya özen gösterdi. Dile kolay tam yedi yıl İstanbul‘a gitmesini istemeyen babasından da para yardımı almadan hem çalıştı hem okudu.

Akkoyunlu aşiretinin İmamoğlu sülalesinden Mehmet Ali Ağa‘nın oğlu.  Aile içinde irfan sahibi ilim adamları, dirayetli yöneticiler ve Hak dostları yetişmiş.

Atıf, köy-kent, dağ-bayır demeden Çorum‘un her tarafında yıllarca tebliğ hizmetleriyle tanınıp sevilen Arap Dede‘nin torunudur.

İmamoğulları yoksul, garip ve fakirlere kol kanat germeyi görev bilen zengin, cömert ve himmet sahibi bir ailedir.

Annesi Nazlı hanımın dedesi de yıllar önce Mekke‘den irşat için Çorum‘a gelen İbni Hattab kabilesinden bir ilim adamıydı. Halk O‘na çok değer verdi. Yıllarca hizmet ettiği Kartaldağı yaylasına defnedildi. Esas adı unutuldu. Halk ona bir türbe yaptı: Arap Dede türbesi.

Muhammed Atıf, 1876 senesinde İskilip‘in Tophane köyünde doğdu.

Henüz altı aylıkken annesi Nazlı hanım vefat etti. Dedesi Hasan Kethüda ve babaannesi Satı hanım O‘nu himayelerine aldılar. Dedesi, bütün imkân ve ihtimamını öksüz torunu için kullanmaya başladı.

Tekrar evlenen Mehmet Ali Ağa‘nın yeni eşi yıllarca Atıf‘a öz annenin gösterdiği sabır ve şefkatle baktı. Akrabalardan bulunan gönüllü sütannelere rağmen bebeğin bakımı, beslenmesi ve emzirilmesi kolay olmuyordu. Nazlı hanımın vefatıyla zaten sütten kesilmişti. Onu dışardan beslemeye başladılar. Konakta genç ve şefkatli bir üvey ana olduğu halde dedesi Hasan Kethüda O‘nu kimseye bırakmak istemiyordu. Babaannesi Satı hanım için öksüz torunu Muhammed Atıf her şeydi. Atıf, köyün temiz havası ve özgür coğrafyasında büyüdü, serpildi ve bir genç irisi oldu.

Eğitimi

Okuyup yazmayı dedesinden öğrendi ve Tophane köyü imamından geleneksel metotla hafızlık eğitimine başladı.

Köydeki çiftlik konağında özel hocalardan ders aldı. Bir yıl dolmadan hafız-ı Kur‘an oldu. İptidaiye-Mahalle mektebini Tophane‘de tamamladı. Basma toprak damlı köy camisinin serin eyvanları altında tecvit ve akaid okudu. Köyün bağlı olduğu İskilip, asırlık bir kültür ve eğitim merkeziydi. Babası Mehmet Ali ağanın büyük maddi desteğiyle Atıf, İskilibe gelip yerleşti.

1891-1892 yıllarında İskilip kazası müderrislerinden Müderris Hoca Abdullah Efendi‘den okumaya başladı. Medresede eğitim zamanla, zaman dilimlerine bağımlı değildi. Yani sömestirlerle-yarıyıllarla kayıtlı değildi. Ders geçmede, kitap geçme esastı. Bir ilim ve kültür kenti olan İskilipte Muhammed Atıf, önce Arapça öğrendi. Medresenin alternatifi olan Rüştiye‘ye devam ederken sırayla Emsile, Bina, Avamil, İzhar, Maksut, Izzi ve Molla Cami tamamlandı. Talebeyi İlmihal bilgisiyle donatan Nurul İzah ile yürüyen Kur‘an olarak kabul edilen Peygamber efendimizin veciz uyarılarıyla süren Hadis ilmine giriş olarak Kuduri ve Hidayet okudu. İlmihal öğrenince hayata bakışı gelişerek değişti. Hafızlığı tamamladı ve olgunlaştırdı.

Muhammed Atıf, Rüştiyeyi de İskilip‘te bitirdi.

"Bölük Emirlerden" Ayşe

Duygusal hayatında ilerde onu, köyü terke zorlayan bir travma yaşadı.

İlk delikanlılık yıllarıydı. Yaz mevsiminde Kızılırmak‘ta yüzer, arkadaşlarıyla birlikte balık tutar ve serinlemek için uzanıp, dinlendikleri ağaç gölgelerinde güreş tutarlardı. Hemen her gencin yaşadığı gibi başında kavak yelleri esmeye başladı. On altı yaşındayken köyünde bir kıza âşık oldu. "Bölük Emirler" sülalesinden Ayşe ile evlenmek istediğini babasına rahatça söyledi. Mehmet Ali Ağa, Atıf‘ın bu teklifini anında reddetti. Bölük Emirlerle tarla ihtilafları vardı. Münakaşaları, kavgaları vardı. Mehmet Ali Ağa, Atıf‘ın gönlünü de alarak, "Oğlum bu aile hariç kimi istiyorsan sana o kızı gider babasından ister ve alırım!" Dedi. Atıf‘ın ısrar ve inadı boşunaydı. Genç Muhammed Atıf derin bir duygusallık içinde üzüldü, tenha yerlerde gizli gizli ağladı fakat bir türlü babasına laf anlatamadı. Nihayet çaresiz karar verdi ve babasına karşı tepkisini Tophane‘yi terk etme isteğiyle ortaya koydu.

"Ben İstanbul‘da medreseye devam edeceğim!" teklifini dayatmaya başladı. Babasının "Yavrum geniş tarlalarımız var, hepimize yeter. Gitme yüksek tahsile! Üstelik İstanbul çok uzak!"

Bir baba olarak Mehmet Ali beyin yalvarıp yakarması beyhudeydi. Israrlara rağmen Atıf, ağabeyi Mürsel ile birlikte Çankırı üzerinden İstanbul‘un yolunu tuttu.

İskilip‘teki ön hazırlıktan sonra yüksek tahsilini "medresede-üniversite" tamamlamak üzere İstanbul‘un ünlü Fatih Medresesi‘ne geldi. Kaydı yapıldı ve İskilip Medresesi‘nde başlayıp yarım kaldığı yerden okumaya başladı. Fatih semtinde mukim, akrabalarından Müderris Mehmet efendinin tavsiye ve manevi yardımlarıyla aralıksız yedi yıl süren eğitim maratonuna başladı. Meşhur Çarşambalı Müderristen özel dersler aldı. İlmi sohbetleri kaçırmamaya özen gösterdi. Dile kolay tam yedi yıl İstanbul‘a gitmesini istemeyen babasından da para yardımı almadan hem çalıştı hem okudu.

Memleketten ve özellikle dargın ayrıldığı babası Mehmet Ali Ağa‘dan gelen memleket mektuplarını yıllarca hiç açmadı.

Medrese hayatı içinde üstün zekâsı ve çalışma azmi ile talebeler arasında parladı, parmakla gösterilecek kadar temayüz etti. Tahsili yanında geçimini de temine çalışan Atıf Efendi 26 yaşında iken 1902‘de en iyi derece ile icazet-diploma aldı.

Okumaya karşı onda dayanılmaz bir gayret ve arzu vardı. Aynı yıl açılan İstanbul Üniversitesi (Darulfünun İlahiyat Şubesine) yani bugünkü tabirle İlahiyat fakültesine girdi.

Sıla-i Rahim

Artık yüreğinde dayanılmaz bir memleket hasreti başlamıştı. Köye dönüp karşı çıkıp, kırdığı babasından özür dilemeli, elini öpmeli ve gönlünü almalıydı. İstanbul‘dan Çorum istikametine doğru yalnız başına yola çıktı. Bu uzun ve yorucu bir yolculuk oldu. Çankırı‘ya varmadan son köyde de geceleyerek yol yorgunluğunu attı.

Ertesi sabah Atıf, at arabasıyla yola devam ederken gelişinden haberi olan babası ve doru atlara binmiş bir grup akraba gençleriyle Muhammed Atıf‘ı karşılamaya gelirler. Mehmet Ali ağa oğlunu kucaklar, Atıf babasının ellerini öper. İkisi de çok mutludur. Oğlunun bir ilim adamı olduğunu görmekle onur duymakta ve sınırsız bir sevince kapılıp gitmektedir. Atıf‘ın köyde kalan çocukluk arkadaşları onu çiftlik konağında ziyarete gelirler. Tophane köyünün çevresindeki tepelerde ve çayırlarda dolaşırlar.

Aile büyüklerinin isteği üzere köyün camiinde Cuma vaazını verir ve minberde hutbe okur. Babası Mehmet Ali ağa çok duygulanır ve mutlu olur.

Köy camiinin eski kerpiç duvarları yıkılmak üzeredir. Yeni bir cami yapılması için görevi üstlenenlere altmış lira bırakır. Bununla yeni bir cami yapılacaktır. Köylüyü memnun eder. Eski cami yıkılır. Temeller kazılırken Atıf yeniden İstanbul‘a doğru yola çıkar.

Yolların kesiştiği şehir İstanbul

İstanbul‘a döner ve kaldığı yerden Fatih medreselerinde talebelere ders vermeye başlar. İlave olarak Kabataş Lisesi‘ne lisan-Arapça öğretmeni olarak tayin edilir. Daha düzenli ve disiplinli bir hayata adım atar.

Arkadaşlarının delaletiyle tanıştırılan Safranbolulu Fatma Zahide hanımla sade bir dini merasimle evlenir. Laleli semtinde iki katlı bahçeli bir ev alır ve yerleşir.

İcazet aldığı yıl içinde ruus imtihanına girip İstanbul Müderrisliği‘ni kazanır ve aynı sene Fatih Camii‘nde dersler vermeye başlar. Yani Atıf Efendi, 1905‘de Fatih Camii‘nde "Dersiam" olarak kürsüye çıkar.

Aynı yıl İlahiyat fakültesini bitirir ve Kabataş Lisesi "Arapça" muallimliğine tayin edilir.

Bu dönemde çalışan devlet memurlarının maaşları ya beş-altı ay geç ödenmekte veya az bir kısmı gecikmeli olarak verilmektedir. Özellikle öğretmenler ve hocalara ödenen maaş daima gecikmektedir. Laleli semtinde önceki birikimleriyle bir ev alan ve evlenip yuvasını kuran Muhammed Atıf Efendi de ödenmeyen maaşı yüzünden maddi bir sıkıntı içindedir.

Arkadaşı Rasim efendiyle birlikte bu problemi çözmeye çalışır. Üst düzey devlet yetkilileriyle görüşür ve idare tarafından çok kalabalık bir memur kitlesine düzenli olarak maaş ödeme disiplinini başlatmaya muvaffak olur. Fakat bu mücadele sırasında fincancı katırlarını ürkütmüştür. Şeyhülislamın tavrı sert olur.

"Hocaları makama karşı kışkırtarak mercii tecavüz suçu işlemiştir" diyerek İskilipli‘nin arkadaşı Rasim efendi, o yıllarda ulaşımın yalnız deniz yoluyla yapılabildiği kuş uçmaz-kervan geçmez Bordum kalesine sürgün edilir. Atıf efendi bu fedakâr arkadaşının ihtiyaçlarını gönderir ve bir an önce bu haksız sürgünden kurtarılması için çalışır. Bu sefer de yakın çevresinden bir muhanet Muhammad Atıfı da gider Şeyhulislamlığa şikayet eder.

"Meşihatın menfuru bir zat olan Rasim efendiyi destekliyor ve himaye ediyor" diyerek bir suç icad edilir. Ona da sürgün yolları görülmüştür. Atıf Hoca, yakın polis takibinden çok rahatsız olur. Bir süre gözden uzak, izini kaybettirmek ister. Eski ve sadık medrese arkadaşlarından Kırımlı İbrahim Tali efendinin pasaportuyla ve Tophanede demirleyen bir gemiyle Karadenize açılır ve Kırım‘a gider. Kırım‘da çok sıcak karşılanır. Müslüman Tatar halkı O‘nun ilminden faydalanmak isterler. Atıf Efendi dersleri ve sohbetleriyle çok sevilir. Kendisine Kırım Evkaf Nazırlığı "Vakıflardan Sorumlu Bakanlık" teklif edildiğinde teşekkür edip nezaketle geri çevirir. Tekrar buluşmak üzere onlarla vedalaşır.

İskilipli Atıf Hoca, eylem adamıdır, hareketli bir insandır, Kırım‘da daha fazla duramaz, kuzeye Polonya‘ya kadar bir tren yolculuğuna çıkar. Varşova ve çevresini gezer, Avrupa‘nın  sosyal yapılarını inceler. Tam üç ay sonra ve ikinci meşrutiyetin ilanından bir hafta önce çok özlediği İstanbul‘a, evine ve yollarını gözleyen eşi Fatma Zahide hanıma kavuşur.

Bodrum sürgünündeki arkadaşı Rasim efendinin İstanbul‘a dönmesini sağlar. Payitaht İstanbul‘da dengeler değişmiştir. 1910‘un ilk ayında Atıf Hoca, günümüz YÖK Başkanlığına muadil Medreseler Müfettişi tayin edilir.

Yarın: 31 Mart Sürgünü