Coğrafyanın Ka(e)deri

Abone Ol

Ortadoğu’daki devletlerin çoğunluğu meşruiyetlerini toplumsal uzlaşıdan almıyor. Onun yerine tarihsel, siyasal ve askerî müdahalelerle şekillenmiş emperyal düzenin sunduğu imkânlara dayanıyor. Bu devletler, halklarının rızasına dayalı bir yönetim biçimi geliştirmek yerine, güvenlik aygıtlarını güçlendiren, itaat üretmeye odaklanan ve muhalefeti bastırmayı siyasal istikrarın ön koşulu olarak gören otoriter yapılar üzerine inşa edilmiştir. Böyle bir meşruiyet zemini, toplumla devlet arasında sahici bir bağ kurmak yerine, korku ve kontrol üzerinden yürüyen kırılgan bir ilişki üretir.

Otoriter anlayışın bu baskıcı tutumu toplumsal barış üretmiyor, onun yerine büyük bir sessizlik üretiyor. Bu sessizlik hali içten içe bir tepkiyi de büyütüyor. Çünkü halk siyasete müdahale edemiyor, siyaset küçük bir zümrenin tekelinde ilerliyor. Toplumsal talepler kamusal alanda ifade edilemedikçe içeride birikir, sertleşir ve zamanla patlamaya hazır bir öfkeye dönüşür. Bu nedenle bu coğrafyadaki birçok ülkede istikrar olarak sunulan şey, gerçekte ertelenmiş bir kriz hâlidir.

Belki de Arap Baharı denilen sürecin başlama motivasyonu bu sessizlik halinin birikimiydi. Siyasetten dışlanmış, ekonomik olarak yoksullaştırılmış ve kimlikleri bastırılmış geniş kitleler, ilk kez kendi seslerinin duyulabileceğine dair bir ihtimalle harekete geçmişti. Bu hareketlenmeyi tek başına ekonomik ya da siyasal taleplerle açıklayamayız. Daha derinde dış dünyaya açıldıkça fark edilen gerçeklerin doğurduğu insan gibi yaşama arzusu yatmaktadır. Sessizliğin bozulması domino taşı etkisi yaparak coğrafyanın dengelerini de değiştirdi.

Arap Baharı denilen sürecin tüm devletlerde aynı süreçte ilerlemediğini hepimiz biliyoruz. Bu süreçte ortak bir duygu etrafında toplumsallığını sağlamlaştırmış devletler süreci daha az zayiatla atlatırken, parçalı kimliklerin toplumsal yapıya otoriter yönetimler üzerinden dâhil olduğu devletlerde süreç iç çatışmaya kadar uzanmıştır. Çünkü farklılıkların bastırılarak, ötelenerek ve örselenerek sistem içinde tutulduğu bir toplumsal yapı içerisinde duygusal birliğin kurulabilmesi mümkün değildir. Sessizlik hali görece devletin varlığını devam ettirse de sessizliğin bozulduğu olağanüstü durumlarda farklılıkları bir arada tutacak duygu zemini oluşamamaktadır.

Savaşın genel anlamıyla her toplumsal yapı için büyük yaralar ürettiği malum. Ama şunu söyleyebiliriz ki, bir topluma dışarıdan gelen tehdit ve savaş hali toplumdaki duygu birlikteliğinin sağlanması konusunda önemli katkı sunar. Buna karşın içeride yaşanan çatışmalar çok aşamalı ve katmanlı bir çözülmeyi beraberinde getirmektedir. Savaş hali görece duygu birlikteliğini sağlarken iç çatışma duygu parçalanmalarına, kin ve nefrete sebep olmaktadır. Hukuksuzluk, güvensizlik ve en temel haklardan yoksunluk, toplumun devlet olma motivasyonunu yok etmektedir.

Batı emperyalizminin temel tezi her zaman için kaostan düzen üretmek üzerine kurulmuştur. Bu coğrafyadaki temel rolü de bu şekilde ilerlemiştir. Kırılganlıkların üzerinden oluşturduğu kaos ortamıyla kendi menfaatleri doğrultusunda yeni iktidar ilişkileri kurmayı amaç edinmiştir. Ortadoğu’nun genel tarihsel süreci bu tezin nasıl uygulandığını bize gösteriyor. Özellikle Suriye özelinde yaşananları bunun canlı bir örneği olarak görebiliriz.

Aslında baktığımızda farklılıklar bir sorun değildir. Etnik, dini, mezhepsel ya da kültürel çeşitlilik uygun bir siyasal ve duygusal çerçeve içinde bir zenginliğe dönüşebilir. Sorun, bu farklılıkları bir arada tutacak ortak bir duygusal motivasyonun yokluğudur. Bu coğrafyada kalıcı barış ve istikrarın yolu, baskıyla sağlanan sessizlikten değil; farklılıkları kapsayan bir duygu birlikteliğinden geçer. Bu birliktelik zorla dayatılamaz; ancak adalet, merhamet, eşitlik ve tüm kimliklerin önemsenmesi üzerinden inşa edilebilir. Toplumun kendini özne olarak hissettiği, devletle kurduğu ilişkinin korku değil güven üzerine kurulduğu bir zemin olmadan toplumsal barış mümkün değildir.