Çocuklar, çevrelerinde gerçekleşen hadiseleri hayatlarının belirli dönemlerine kadar hatırlamazlar. Çocuklukları esnasında ebeveynlerinin konuştuklarına ve söylediklerine şahitlik edemezler. Akıllarının olgunlaşması, hafızalarının güçlenmesi ve zihinlerinin bilgiyi depolayabilmesi için bir sürenin geçmesi gerekir. Çocukluk anısı olarak akıllarında somutlaşan fulü görüntülerin çoğu, kendileri hakkında büyüklerinin anlattıklarının zihinde canlandırılmasıyla oluşmuştur. Çocuklar ise bu olayları gerçekten hatırladıklarını zannederler. Anı dedikleri olayın biraz sağını solunu kurcalarsanız bunun gerçekte bir hatırlama değil, anlatılarla şekillenmiş ve beslenmiş kurgular olduğunu anlarsınız. Eğer çocuğun küçüklük dönemine ait bir video kaydı izletirseniz kurgusunu daha da güçlendirmesini sağlayabilirsiniz. Video mutlu, şen şakrak, sevgi dolu bir sahneyi kaydetmişse ya da ebeveynin saadet dolu bir anını aksettiriyorsa anının netleşmesinin yanı sıra çocuğun ailesine olan sevgisini de artacaktır. Çünkü anlatı, duygusal bir kimliği de kendi içine katarak kurguya manevi bir yön katmıştır.
Unutmak, yokluğa delalet etmez!
Çocukların küçüklük dönemlerinde bir şeyi hatırlamadıklarını ve bu nedenle o şeyin var olmadığını söylemeleri onun yokluğuna delalet etmez. “Var olan, vardır” ve kaide de böyledir. Bu kural, akli delillerinden birisi olarak da Kelam ilminde yer bulmuştur. Bu delil, genellikle insanların “Gerçekten vuku bulduysa niçin hatırlamıyoruz?” sorusunu sordukları Kâlû Belâ ifadesi ile ilgilidir: “Allah Âdemoğullarından -onların sırtlarından- zürriyetlerini alıp bunları kendileri hakkındaki şu sözleşmeye şahit tutmuştu: Ben sizin rabbiniz değil miyim? “Elbette öyle! Tanıklık ederiz” dediler.” (A’râf 7/172-173) Müfessirlerin çoğuna göre bu olay hakikatte vuku bulmuştur. Gerçekten ruhlarımız bizden önce Allah’ın bir ve tek olduğunu kabul ve itiraf etmiştir. Ancak Zemahşerî gibi bazı müfessirlere göre ayetin bahsettiği temsili bir anlatımdır. Sanki Allah, kendisinin bir ve tek olduğunu gösteren delilleri göstermiş ve insan akıl potansiyelini kullanarak onun bir ve tek olduğuna şahitlik etmiştir. Kâlû Belâ’nın gerçekten vuku bulduğuna dair pek çok hadis bulunmaktadır. Bunun yanı sıra -konumuz itibarıyla- olayın gerçekten vuku bulduğuna dair akli delil şudur: “Bir kişinin erken çocukluk dönemindeki (doğumu, emzirilmesi, sütannesi veya ilk iki yılında yaşadığı ciddi hastalıklar ve acılar gibi) zor zamanları veya olayları hatırlayamaması, bunların hakikatte yaşanmış olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz. Çocukluğumuzdaki olayları unutmamız, hadiselerin yokluğu anlamına gelmiyorsa varoluş öncesi âlemde olanları hatırlayamamız da kâlû belânın vuku bulmadığı anlamına gelmez.”
Ruhlar âleminde söylediklerimizi ve çocukken yaşadıklarımızı unutmamız herkes tarafından doğal karşılanmaktadır. Ancak öyle olaylar var ki büyük olduğumuz halde unutuyoruz. Bir süre sonra hafızamızdan silinen tarihi bilgiyi ve hadiseyi yok kabul ediyoruz. Yaşın büyüklüğü, hafızanın güçlülüğü anlamına gelmiyor. Zaten Kur’an’daki kâlû belâ anlatısının çocuklardan daha çok büyüklere yani aklı başında insanlara bir hatırlatma olduğunu vurgulamamız gerekir. Kâlû belâ hadisesinde -ister hakikat ister mecaz olarak anlaşılsın- yaşı kâmil insanların hafızalarını diri tutmanın gerekliliği dikkat çekmektedir. Tarihi yazanlar ve yazacak olanlar büyüklerdir. Onların yaşadıklarını unutması, afettir.
Sadece Kâlû Belâ’yı mı hatırlamıyoruz?
Aradan çok uzun zaman geçtiği için ve ruhumuz bedenle buluşup biyolojik değişikliklere maruz kaldığı için kâlû belâyı unutmamız makul gelebilir. Ama gözlerimizin önünde olan olayları hatırlamıyor oluşumuzun affedilebilir hiçbir tarafı bulunmuyor. Tarih ilmi, unutkanlığımızı ortadan kaldırmak için vaz edilmiş bir ilimdir. Tarihin kayıtlarını hafızasında tutmayan bir anlayışın kâlû belâyı hatırlayabilmesi zaten mümkün değildir. Dilerseniz çocukluğumda bana anı olarak kalan tarihi bir olayı beraberce okuyarak bu olay üzerinden yaşı kâmil insanların tavırlarını analiz edelim:
Çocukluğumda -bugün yazarı olduğum- Millî Gazete evimizin başlıca haber, ilim ve kültür mecmuasıydı. Merhum babam gazeteye çok ehemmiyet verirdi. En ince ayrıntısına kadar okurdu. Misafir olarak gelen ilim erbabı konuklara gazeteden mühim görülen kısımlar okunur ve müzakere edilirdi. Ben de iyi bir gazete okuyucusu olduğumu belirtmeliyim. Aralık 1992 yılının karlı bir kış günü evimize gazetemiz ulaştığında siyah beyaz bir resim gördüm. Açık arazide, diz boyu kar içerisinde gencecik insanlar ateş yakıyordu. Gazete, Siyonistler tarafından Filistin’den kovulan 415 Müslüman aydın ve fikir adamının başka bir ülkeye sığınmaktansa Lübnan’ın Mercu’z-Zuhûr vadisinde aç ve perişan halde kalmayı tercih ettiğini gündeme taşımaya çalışıyordu. O gün resimde gördüğüm insanların Dr. Abdülaziz Rantisi ve İsmail Heniyye olduğunu çok sonradan öğrendim. Mercu’z-Zuhûr’u bizzat yaşayanlardan dinledim. Mercu’z-Zuhûr Direnişi anlaşılmadığı için bugünkü Filistin Davası’nın, Lübnan ve İran’ın direnişe katkısının anlaşılamadığına tanık oldum. Oysa hepsi bizim gözümüzü önünde olmuştu ve şahittik. Demek ki şahit olmak hatırlamayı gerektirmiyormuş; onu da öğrendim.
Kâlû Belâ’dan Mercu’z-Zuhûr’a hatırlayamadıklarımız
Mercu’z-Zuhûr Sürgünü, İslami Direniş Hareketi’nin bir devlete dönüşmesine neden olan olaydır. Siyonistler 17 Aralık 1992 günün karanlığında büyük çoğunluğunu HAMAS liderlerinin oluşturduğu 415 âlimi, mütefekkiri, yazarı, bilim adamını, gazeteciyi ve tabibi yataklarından aldı. Zemheri soğuğunda gecelikleriyle ve yalınayak kamyonlara dolduruldular. Yolcular kurşuna dizileceklerini düşünüyordu ama Siyonistler onları Lübnan sınırına götürüp karanlıkta çamurun ve karın içine attılar. Filistin’e dönmek isteyenlerin üzerine ateş açtılar. Sürgün tam bir yıl sürdü.
Genç yaştaki Başbakan İsmail Heniyye’yi, Mahmud Zahar’ı ve diğer yüzlerce kişiyi yalınayak ve titreyerek zemheride ve bir dağ başında hayal etmeniz, olayın dehşetini hissetmenizi sağlayacaktır. İşte o anda olanlar oldu. Lübnanlı Şii köylüler, gün doğmadan yetişti; Hasan Nasrallah’ın arkadaşları herkesten önce varmıştı. Saatler ilerledi ve Mahmud Zahar’ın anlattığına göre “İhvan bize çadır getirdi; İran ise bize ilk silah sandığını getirdi.” Filistinli gazeteci Saeed Ziad’a göre “Kassam, Mercu’z-Zuhûr’da direnişin yok olmayla yüz yüze kaldığı tehdidi, iki ana yolla fırsata dönüştürmeyi başardı: Birincisi, sürgün edilenlerin dünyaya hitap ettiği bir Filistin siyasi hareketi yaratmak; ikincisi ise başta İran ile ilişki olmak üzere yeni ve etkili siyasi ilişkiler kurmak. Hacı Ramazan, bu ilişkinin simgesi ve geliştiricisiydi; bölgedeki direniş cepheleri ile Filistin arasında bir köprü kurmayı başardı.
Resim 1: Solda Hacı Ramazan. Ortada Abdülaziz Rantisi. 3 Ekim 1993 Mercu’z-Zuhûr, Güney Lübnan.
21 Haziran 2026 günü yani birinci şehadet yıl dönümünde Kassam Tugayları, Devrim Muhafızları'ndan Muhammed Said İzedi’yi yani "Hacı Ramazan"ı, HAMAS hareketinin liderlerinden şehit komutan Dr. Abdülaziz Rantisi ve diğerleriyle bir araya getiren özel fotoğraflar yayınladı. Bu fotoğraflar Hacı Ramazan’ın, 1992 yılında Mercu’z-Zuhûr sürgünlerine yaptığı ziyaretleri içeriyor.
Lübnan İslami Direniş Hareketi ile HAMAS’ın dostluğunun karlar üzerinde titreyen yalınayak Filistinlilere uzatılan bir tas çorbayla başladığını bilmeyen insanların, Hasan Nasrallah ile İsmail Heniyye’nin beraber çekindikleri resimdeki sıcaklığı anlaması mümkün değildir. Hacı Ramazan’ın Rantisi’ye teslim ettiği silahların ne kadar iş gördüğünü bilmeyen insanların, HAMAS’ın İran’a güvenip güvenmediğini kafaya takmasının ve her toplantıda “Gerçekten İran, Gazze’ye yardım ediyor mu?” diye sormasının anlamı yoktur.
Biz çocukken Hacı Ramazan ve Rantisi arkadaştı. Hep arkadaş kaldılar ve her ikisi de Mescid-i Aksa uğrunda şehadete ulaştı. Rantisi, bir İsrail helikopteri tarafından Gazze’de cennete uğurlanırken Hacı Ramazan, İsrail uçakları tarafından Aksa Tufanı’na verdiği destek nedeniyle 21 Haziran 2025 tarihinde İran’ın Kum kentinde şehadete uğurlandı.
Çocuklar hatırlamaz; peki hatırlamayana büyük denir mi? Unutana şahit denir mi? Dün çocuktuk; yaşadık ve şahit olduk; bugün yetişkin olduk ve dünümüzü unutmadık! Sizin unutmuş olmanız, hakikati yok etmez!