Ayşe henüz on üç yaşında... Geçen hafta arkadaşıyla birlikte kafeye gitmişler.
Burada birer bardak çay içmişler. Geri döndüklerinde yolun kıyısında mısır satan bir adam görmüşler. Ayşe buradan mısır almak ve arkadaşıyla birlikte yemek istemiş ama arkadaşı benim param yok demiş. Ayşe "Hiç önemli değil bugün babam bana fazla harçlık vermişti, ben alırım" demiş. O da "Peki o zaman bir dahaki sefere de ben sana alırım" demiş. Ayşe iki bardak mısır almış ve birini arkadaşına vermiş. Sonra iki arkadaş, Eyüp Camii‘nin hemen karşısındaki çeşmenin önüne oturmuşlar, sohbet eşliğinde mısırlarını yemişler. Arkadaşı Ayşe‘ye küçükken babaannesinin köyüne gittiğini ve burada mısır tarlalarını gördüğünü köy kadınlarının mısırları tarlada pişirip kendilerine ikram ettiklerini anlatmış. Ayşe arkadaşının anılarını dikkatle dinlemiş ve keşke bizim de bir köyümüz olsaydı demiş. İki kız burada bir saat kadar sohbet etmişler. Akşama doğru, buradan ayrılmış ve evlerinin yolunu tutmuşlar.
Ayşe akşam eve geldiğinde annesi yemekleri hazırlamakla meşgulmüş. Az sonra anne sofrayı kurmuş ve aile bireyleri sofrada bir araya gelmişler. Ayşe, kardeşi Ahmet, baba ve anne her zaman olduğu gibi sofrada derslerle ilgili konuşuyorlarmış. Anne Ayşe‘nin o hafta sınavlardan kaç aldığın soruyor ve kızını acımasızca eleştiriyormuş. Ayşe laf arasında "Anne huzurumu kaçırdın, bugün arkadaşımla gezdik, birlikte mısır aldık, hatta mısırı ben ona ikram ettim, sohbet ettik, eve geldiğimde çok mutluydum" demiş. Bunun üzerine baba elindeki kaşığı öfkeyle sofraya bırakmış ve "Sen tuttun da arkadaşına mısır mı aldın, ne demek oluyor bu, arkadaşın seni kullanıyor, hem ben o parayı ne kadar zor kazanıyorum biliyor musun? Eğer bir daha bir arkadaşına bir şey alırsan sana hiç harçlık vermem ha" diye çıkışmış. Ayşe şaşkın bir vaziyette başını önüne eğmiş ve rahmetli babaannesini hatırlamış. Küçükken babaannesi ceplerine şeker doldurur ve "Arkadaşlarınla birlikte yiyin kızım" dermiş. O da cebindeki şekeri arkadaşlarına ikram eder büyük bir mutlulukla eve döner ve babaanneye olup bitenleri anlatırmış. Babaanne "Aferin kızım" der onu takdir edermiş. Şimdi ise, babası onu eleştiriyor ve seni kullanıyorlar diye arkadaşıyla ilgili yorumlar yapıyormuş. Acaba babaannem bana verdiği nasihatları babama vermemiş olabilir mi ya da babam sonradan mı böyle oldu diye düşünmüş ama işin içinden çıkamayınca sofradan kalkmış ve kendini odasına kapatmış"
İki yıl önce on üç yaşındaki bir danışanım yaşadığı olayı, bu şekilde özetlemiş ve o günden sonra kimseye bir şey almadığını söylemişti.
Küçük kızı dinlediğimde yıllardan beri, yapılan manevi sohbetlerin, verilen nasihatların, yapılan tavsiyelerin bizlere neden bu kadar uzak kaldığını düşünmüş ve modern ahlakın bir şekilde insanlarımızı esir aldığına inanmıştım. Çocuklarımızı küçük yaştan itibaren maneviyat ikliminde yetiştirebilmek için hocalarımız ve bu konuda duyarlılık sahibi insanlarımız çeşitli çalışmalar yapıyorlar. Bu çalışmaların bir kısmı seminer tarzında oluyor, bir kısmı ev okulları ya da kitap ve medya aracılığıyla ailelere ulaşıyor. Burada, çocuklara, saygı, fedakarlık, yardımlaşma ve adalet duygusunun gelişmesi noktasında destek sağlanıyor ve Efendimizin (s.a.v.) hayatından tavsiyeler veriliyor. Ancak bütün bunlara rağmen, bazı ailelerimiz çocuklarını sadece yaşadığımız dünyanın normlarına göre yetiştirmeye çalışıyorlar.
Ne yazık ki, yaşadığı bu tatsız olayı benimle paylaşan Ayşe, babaannenin verdiği İslami terbiye ile babanın öğrettiği bireyci yaşam tarzı arasında kalıyor ve nerede ne yapacağını bilemiyor. Oysa baba burada, "Ne kadar güzel yapmışsın kızım, sahip olduğumuz şeyleri arkadaşlarımızla ya da çevremizdeki insanlarla paylaştığımızda Allah bundan razı olacaktır" deseydi, çocuk, arkadaşını kendisini kullanan biri olarak değil, değer verdiği bir mümin kardeşi olarak görecekti. Anne babalar çoğu zaman çocuklarının iyiliğini düşündüklerini zannederek onlara ciddi anlamda zarar verebiliyorlar. Bu nedenle, ebeveynler çocuğu düşünmenin ne anlama geldiğini iyi bilmeli ve onlara iyilik yapmak istiyorlarsa, iyilikseverliği, dürüstlüğü, adil olmayı, cömertliği, diğerkamlığı öğretmeli ve bu konuda çocuğu desteklemelidirler.
Aile içi eğitim
Hayatımızın merkezine neyi koyduk?
Bazı anneler çocuklarına, oyunlarda baskın gelmelerini, sınıfta arkadaşlarıyla yarış halinde olmalarını ve menfaatleri uğruna her şeyi feda etmelerini öğreterek çocukların bencil ve çevresindeki sorunlara duyarsız kalmalarına sebep oluyorlar. Kapitalist ahlakın bir parçası haline gelen bu kimselere göre, hoşgörü, iyilikseverlik, cömertlik, nezaket, vefa duygusu ve ahlakı değerler, çocuğun başarısını körelten ve onların maddi olarak ilerlemesini engelleyen birer kavram olarak görülüyor... Oysa ahlak ve maneviyatın hayattan uzaklaştırılması insanın kendinden her daim bir şeyler kaybetmesidir...
Seküler ahlak, insanın bireyselliğini, bencilliğini, vurdumduymazlığını ve narsistik duygularını destekleyerek, kendi çarkları içinde öğütebileceği bireyler oluşturuyor. İnsanın sözde özgürlüğünü kutsayan ve onu kışkırtan bireyci yaklaşım ise, kişinin nefsi arzularını hiç sınır tanımaksızın hayatın merkezine koyarken, yeryüzünde huzuru ve uyumu sağlayacak ve insana insanlığını bahşedecek yegane güç olan vahyi hayatın dışına itiyor. Kökleri itibariyle, Yunan düşüncesine uzanan bu zihniyet, "insan her şeyin ölçüsüdür" sözüyle zihinleri dönüştürmeye çalışarak, modern düşüncenin bireyci ve hümanist felsefesi haline geliyor.
Bireyciliğin bizim geleneğimizde hiçbir şekilde yeri yoktur ve bu yaşam tarzı bizlerin dünyasında kabul görmez. Zira bizler İslami gelenekten beslenmekteyiz, dolayısıyla, benmerkezci bir hayatın içinde yer almayız, aynı zamanda insanların sorunlarını da kendimize dert edinir ve elimizden ne geliyorsa yapmak isteriz. .
Kapitalist zihniyet, maneviyat, temelli ahlak öğretilerinin yerine insan merkezli bir değer sistemi oluşturdu ve bunun sonucunda da insan insanın kardeşidir düsturu yerine insan insanın kuyusunu kazan ve rekabet eden bir varlık olarak tanımlandı. Böylece modern ahlak, dini temellerden ayrılarak, dünyevi bir kisveye büründü ve insanı dünyevileştirdi.
Oysa ahlak metafizik temellerden koparıldığında tamamen beşeri renklerden oluşan ve insan fıtratıyla hiçbir şekilde örtüşmeyen bir anlayışa dönüşecektir. Neticede öyle de oldu... Yaşanan bunca deformasyon sonucunda ahlakî değerler zayıflatıldı ve çocuklar küçük yaştan itibaren bir tür kapitalist, faydacı bir anlayışla büyüdüler. Bütün bunların sonucunda ise, insanı yücelten, saygı, paylaşım, cömertlik, diğerkamlık, şefkat... gibi değerler hayatın dışına itilerek, tüketim ve cinsellik merkeze oturtuldu.
Birey ve toplumları özünden uzaklaştırarak onlara suni mutluluklar vaat eden ilerlemeci humanizm ise insanlara "yeryüzünde her şeye sahip olabilirsiniz" düşüncesini lanse ediyor ve ilerleme, gelişme söylemleriyle insanlığın duygularını kontrol altında tutmaya çalışıyor. İlerleme, büyüme, gelişme kavramları sık sık duyduğumuz bir söylem oluyor artık. Onlara göre ilerleme bir tekamül ve iyileşme olarak görüldüğünden, yeni çıkan her şeyi gözlerinde büyütüyorlar ve insanların tüketim alışkanlarını kamçılayarak onları alışveriş merkezlerine kilitliyor.
Küresel kapitalizm ve bu zihniyeti destekleyen kesim, kazanma hırsıyla dünyaya ayak uydurmaya çalışırken, evrensel ahlak normlarını aşınıyor, zayıflatılıyor ve insanların hayatından uzaklaştırılıyor. Bu sisteme göre, güçlü olan her zaman haklıdır, güçlü olanın yaptığı her şey meşrudur. Zayıf olan ise, ezilmeye sessiz kalmaya mahkumdur. Ne yazık ki bu kimselerin elinde adalet ve merhamet bu şekilde acımasızca katlediliyor...
Peki ne yapmalı?
Allah müslümanı, yeryüzünü imar etmek ve İslamın tebliğini yapmakla sorumlu tutmadı mı? O halde, Efendimizin (s.a.v.) tavsiye ettiği dengeyi yeniden kurmalı ve zayıf bırakılan değerleri hayatın içine taşımalı ve aktif hale getirmeliyiz.
İslamın ilkeleri çocuklara küçük yaşlarda verilmeli ve onların tasavvurlarının şekillenmesine destek sağlanmalıdır. En büyük yatırım insana yapılan yatırımdır. Ancak yatırımın ne olduğu da önemlidir. Bu sadece maddi bir yatırım olmamalı aynı zamanda manevi bir yatırım olmalıdır. Bunu sağlamak için, Kur‘an‘a gönülden bağlanmış ve Efendimizin (s.a.v.) yolunu takip eden kimselerin sorumluluklarını yerine getirmeleri gerekir.
Birkaç söz
Efendimizin (s.a.v.) cömertliği
Efendimizin (s.a.v.) yanına bir gün fakir bir göçebe gelir ve kendisine bir şeyler vermesini söyler. Fakat Efendimizin (s.a.v.) o gün yanında verecek hiçbir şeyi yoktur. Bunun üzerine "Şu an sana verecek bir şeyim yok, ihtiyacın ne ise onu benim adıma satın al sonra ben o borcu öderim" der.
Adam sevinerek çıkar gider. Efendimizin (s.a.v.) yanındaki arkadaşları kendisini bu kadar zorlamasına üzülürler ve aralarından biri ayağa kalkar
" Ey Allah‘ın Elçisi, Bu şahıs daha önce de iki, üç kez geldi ve senden bir şeyler istedi sen de verdin. Şimdi ise, elinde hiçbir şey yok. Gücün yetmediği için Allah sana sorumluluk yüklemez" dedi. Duydukları kendisini hoşnutsuz etmişti. Sonra başka bir arkadaşı kalkıp konuştu:
"Ey Allah‘ın elçisi, dilediğin kadar ver! Arşın sahibi olan Allah beni fakir eder diye de korkma! Bunun üzerine Efendimizin yüzünde bir tebessüm yayıldı ve sözünü herkese duyuracak şekilde: İşte ben de bununla emrolundum" dedi. (Tirmizi Şemaili Şerif, 35)