Çoban meseli

Abone Ol

Halk arasında anlatılagelen meseli ya da fıkrayı, sanırım, dinlememiş olan yoktur. Çoban, köy halkıyla oynamak ister. Gün ortası, kan-ter içinde seyirterek gelir, köy meydanında oturanlara; "sürüye kurt girdi, yetişin!" Köylüler pürtelaş içinde sürünün otladığı, yani yayıldığı dağa doğru seyirtirler. Vardıklarında sürünün otladığını, eksik olmadığını görürler. Çobana dönerler, o da, size şaka yaptım, tarzında açıklamada bulunur. Köylüler meydanlarına dönerken, çoban, ihtimal şaka yapabilen zekasıyla öğünmüş olarak patlattığı kahkahanın dağ yamaçlarında, kayalarda güldür güldür yankılanmasını duyarak gönenmiş olmalıdır bir süre. Gel zaman git zaman, kendisine kayıtsız koşulsuz güvenildiği hükmünü çıkaran çoban aynı oyunu bir kaç kez daha oynar. Ne ki, bir gün sürüye gerçekten kurt dalar, ortalığı kırıp geçirir, kan revan içinde bırakır. Çobana gelince, dehşet içinde yel yepelek köyün meydanına kendini dar atar ve "yetişin, sürüye kurt girdi, kırıp geçiriyor!" Köylüler, çobanı bir kaşları kalkık, güya can kulağıyla dinlerler, ama bıyık altında gülerek yerlerinden bile kıpırdamazlar. Şimdi onlar çobana iyi bir oyun, içlerini coşturan bir şaka yapmanın engin doyumunu yaşarlar. Öyle sanırlar. Ama gerçekten sürüye kurt girmiş, birçok hayvanı telef etmiş, çoban da doğruyu söylemiştir.

Siyaseti kavrama ve yapma biçimini, siyasi partileri, siyaset yapanları, seçmenleri (burada halk olgusuyla seçmen kimliğini mutlaka ayırt etmek gerekiyor, halk nihayet ma şeri bir varlıktır), yukarıdaki mesel metaforunun esinlettirdiği bir yaklaşımla irdelemek uyarıcı olabilir.

Siyaset, kültür ve uygarlık bağlamında gözlemlendiğinde, bilgi ve değerin eylemli olarak tecessüm etmesi, haydi haydi somutlaşmasıdır. Bu anlamda insan anlayışı ve ilişkisinden, ahlâki kavrayış ve davranışa, ülke, toplum ve devlet tasavvur ve tahayyülüne kadar olan herşey ile kurulan ilginin ne liği ve niteliği tezahür eder. Aristoteles in "zoon politikon", yani "insan siyasi hayvan-canlıdır" nitelemesi, siyasetin özünü kurarken neyi içkin olduğunu da düşündürür. Bir bakıma siyaset yapan, Ben ini ve "İç Beni"ni dışlaştırarak ortaya koymaktadır. Meseldeki çoban gibi davrandığında, siyaseti, kendi dışında, Beni ve İç Beniyle ilintisiz bir nesne gibi görüyor ve algılıyor, çıkarımını yapmamız mümkündür. Genellikle yapıldığı ve bir marifet gibi öyle sanıldığı üzere, siyasette söz ve eylem çift veya çok anlam içerir algılanması, gerçekte bir yanılsama, yerine göre de müraîlik veya münafıklık yaklaşımıdır. Nitekim bu yaklaşımı tanımlamak üzere eyyamcılık (opportunisme), döneklik (revisionisme) ya da çıkarcılık (pragmatisme) gibi deyimler kullanılagelmiştir. Mesela gündelik veya mesleki ilişkilerde riayet ettiğimiz ilke ve kuralları, siyaset yaparken gevşetiyor, hatta gözardı ediyorsak Benimiz ve Kişiliğimizi tartışılır, kuşkulanılır, yanar-döner ölçekte değişir bir nesneye indirgiyoruz, demektir. Aksi durum inatlık, yozluk şeklinde görülüp değerlendirilmemelidir. Öyle olsaydı arkadaş veya dostuma doğru söyleme sorumluluğum, öğrencilerime, komşuma, tanımadığım insanlara karşı, duruma göre yalan, yanlış, saptırıcı, aldatıcı vb. niteliklerde tezahür edebilirdi. Her durum ve şartın da kendine özgü açıklaması, gerekçesi, mazeret nedeni bulunabilirdi. Böyle bir süreç insanlığın kara cehalete, cahiliyyeye, bilgisizliğe, değersizliğe, kültür ve uygarlık düzeyinden ilelebet yoksunluğa mahkum olduğu sonucuna vardırır bizi. Herhalde siyaseti bu türden bir ilgi yumağına terketmek akıl kârı olmasa gerek.