İzlediğimiz haber bültenleri, okuduğumuz gazeteler ya da akademik kaynaklar bize dış politika diye bir kavramı vaaz eder. Dış politika kavramına, işaret ettiği nokta itibarıyla oldum olası ısınamadığımı söyleyebilirim. Çünkü dış politika tabiri iç-dış zıtlığından oluşmuş ve mekânı sınırlandıran bir kavramdır. Peki, mekânların sınırlarını belirleyen temel unsur nedir? Tabii ki son iki asırda ortaya çıkmış devletçiklerin ulusal sınırlarıdır. Dış politika kavram olarak, bizim ümmet anlayışımızı içine almayan, ümmet olma şuurunu ıskalayan bir kavramdır.
Buna karşın Müslüman için dış tabiri ümmet coğrafyasının dışında kalan alanı ifade etmelidir. Dış politika kavramındaki dış tabiri mekânsal bir sınırlamayı değil, amaçsal bir farklılığı ifade eder. Bu yüzden Müslümanlar için dış politika kavramının yerine cihanşümul siyaset kavramının kullanılması daha isabetli olacaktır. Çünkü cihanşümul siyaset kavramının Müslüman tasavvuruna daha uygun düşeceği muhakkaktır.
Ümmet bir bütünü, ulus ise parçalanmışlığı temsil eder. Ulusal sınırlar diye ifade ettiğimiz kavram aslında kalbi birlikteliğin yok edilmesi anlamına gelir. Oluşturulan bu sınırlar mekânsal aidiyeti parçalar. Mekânsal aidiyetin yok olması ile birlikte mekânı temsil eden insanların birbirlerine olan ünsiyeti kaybolur.
Bundan dolayı yanı başımızdaki bir İslam beldesinde meydana gelen olaylara bakışımızla, 20-30 kilometre berisinde yani bizim ulusal sınır olarak kabul ettiğimiz alan içerisinde gerçekleşen olaylara bakışımız birbirinden çok farklıdır. Yüzlerce kilometre uzaklıktaki iki insanın birbirlerine olan bağlılığı sırf aynı sınırlar içerisinde olmasından kaynaklanıyorsa ve yine birkaç kilometrelik uzaklığı olan iki insan, sırf aralarına giren sınırlardan dolayı birbirlerini yabancı kabul ediyorsa bu anlayışın bir yerlerinde sıkıntı var demektir.
Peki, Müslümanların cihanşümul siyaseti nasıl olmalıdır? Kavramsal değişim muhteviyatının da değişmesini zorunlu kılar. Dış politikanın temel hedefi ulusal çıkarların gözetilmesidir. Ulusal çıkarın belirleyicisi ise sınırlarla çerçevelenmiş bir devletin olayları kendi açısından olumlu kabul etmesidir. Sınırının dışındaki insanların bu olaylardan nasıl etkilendiğinin birinci derecede pek bir önemi yoktur. Bu yüzden ulusal çıkarlar üzerine kurulu bir siyasetin insanlığa verebileceği bir fayda yoktur.
Çıkar eksenli bir siyasi çizgide devreye güç dengeleri girecek ve güçle çıkar aynı noktada buluşacaktır. Sonuçta güçlü olanın çıkarlarını korumaya dönük sakat bir sistemin tesis edilmesi kaçınılmaz olacaktır. Günümüz dünyası maalesef bu gerçekliğin üzerine inşa edilmiştir.
Günümüz dünyası arızalı bir sistem tesis etmiştir. Bu sistem dünyayı ve insanlığı parçalamaya dönük bir sistemdir. Ulusal sınırlarla mekânları parçalayan bu sistem, kalpleri de parçalamıştır, insanların birbirlerine olan sevgisini de parçalamıştır, acıları da parçalamıştır, vicdan ve merhameti de parçalamıştır. Bu sistemin kurucu güçleri, bu parçalanmışlık içerisinde başkalarının acısı ve gözyaşı üzerine mutluluk şatoları inşa etmişlerdir.
Cihanşümul siyasetin temel belirleyicisi ise hak ve adalettir. Adaletin tesis edilmediği bir dünyada huzur yoktur. Bu anlayışın bir gereği olarak, olaylara bakış açımızın adalet eksenli olması zaruridir. Adil bir dünya nizamının tesisi için ulusal çıkarları önceleyen bir devlet anlayışından kurtulmamız gerekir. Bizlere düşen, ümmet coğrafyasını kapsayan aynı zamanda mazlum coğrafyayı da gözeten bir siyasi fikir ve fiil ortaya koymamızdır.