CHP-MHP Ekmellenince/ Söylemleri lenince kartelciler birleşiniz

Abone Ol

İşareti de İngiltere’denmiş

CHP ve MHP’nin ortak cumhurbaşkanı adayı Ekmel bey, Abdullah Gül ile Tarabya köşkünde görüştükten sonraki bir resmi yansıtmış gazetelere: Bindiği lüks arabanın (Toros markasını bilmiyor mu, yoksa Ecevit’i takmıyor mu ) arka koltuğundan hafifçe kendini gösterirken, yukarı kaldırdığı elinin iki parmağını açıvermiş.

Zafer işareti yaptı diyorlar. Yumruktan fırlayan işaret ve orta parmağın V harfi görüntüsü vermesi. Victor, zafer demekmiş İngiliz kültüründe...

Şimdi akıllara düşen sorulara bir bakalım.

Bay Ekmel bey’in zafer işareti yapması, Abdullah Gül görüşmesinden hemen sonra olduğuna göre, ne kazanmış olmalı ki, onu zafer diye ilan etmiş olsun

Sayın Gül ona ne demiştir. yahut ne vermiştir ki açıklanmak için İngiliz kültürü tercih edilmiştir Türkçe’nin ve hatta Arapça’nın anlatım dili niçin yetersiz kalmşıtır bu konuda

Onun adını ilk duyduğumda, kafamda oluşturduğum ve olumsuz not verdiğim o şahsiyetin bu ağzı kulaklarında olma durumundandır midemin bulanması, Ramazan’ın alıştığımız açlığından değil.

Yakalanan teröristlerin (suçüstü ya da normal aramalarla yakalandıklarında) elleriyle böyle zafer işareti yapmalı görüntüsüne alışkın olan bu ülke insanları, ne olacak da bay Ekmel bey’in bir görüşmesinden sonra zaferini anlamış olacaklar

Espri anlayışından ve bunu yansıtışından şahsiyetine olumsuz not verdiğim o hadiseyi anlatmak zorundayım şimdi. Demek istediklerim daha kolaylaşsın diye...

Fatih Camii avlusuna ikinci tuvaletin yapıldığı yılların bir günüydü. (Camilere yakın yerdeki ve cami avlularındaki tuvaletlerin artık taşınmaları gerektiğine inanıyorum. Bu konuda M. Şevket Eygi Ağabey’in çok yazısı vardır gazetemizin sayfalarında...)

“Bilimsel adam” sıfatını taktığımız ve adı Ahmet olan bir mühendis arkadaşım anlatmıştı. O sohbet halkasında Mustafa Özdamar’ın görevi bizleri törpülemekti.

Fatih Camii avlusuna ikinci tuvalet yapılmasını tenkit etmek için olacak, o civardaki bir cemaati müstehzi bir görüşle anmış, adını o gün ilk duyduğum veya önemseyerek duyduğum o kişi. (Züğürt Ağa filmindeki ağa ve marabaları arasında geçen tuvalet diyalogları gelsin aklınıza.)

Bizim güzelliğimiz cemaatlere, bana çok ters gelen bir espri anlayışıyla yaklaşması sıfatlı birinin ve onları belki de hiç haberli olmadıkları bir konuda hafife alması, beni bulanmış mideli yaparken, arkadaşlarımın gülüşmeleri, o olayı hatırlamamı sağlayacak konu başlığı gibi kalmıştı aklımda.

Onun, yani bay Ekmel bey’in izah anlayışını o günlerden biliyor olmam yüzündendir, eliyle yaptığı o victor işaretine takılıp kalmam.

Onu tanıyanlar bu ülkede galiba az değil.

Kartelcilere parsa/Çankaya’dan arsa

Çatı adayın kimin adayı olduğu tartışılırken, yayınlanmış kitaplarda (Tevfik Diker’in kitabı) kartel patronunun izine rastlamış birileri...

İlk ricacı AD imiş, Ekmel bey’i razı etmek için yollara düşenlerden...

Devşirmesi hemen savunmada. Gittim, sordum, diyor. Sanki evet öyledir, itirafını yapma ihtimali varmış gibi...

Benim ne işim olabilir, demiş patronu da...

Körfezleri, koyları, ormanları patron’lara peşkeş çeken ve gerekçesini de “Çankaya’nın bahçesini isteseler, onu da verirdim” diyen bir Cumhurbaşkanı’nı görmedi mi bu ülke

Kartel patronu AD akıllı, devşirmesi akıllı, okuyucuları ya da onları tanıyanlar saf... Öyle mi

Olamaz mı, seçilemez mi

“Bundan 10 yıl önce Tayyip Erdoğan hapis cezasına çarptırıldığında, ceza ve siyasi partiler kanunundaki maddeleri hatırlatan tek sütunluk bir haber yaptığımız için, hâlâ seçim meydanlarında bile bu haber ağır bir mağduriyet meselesi olarak sunuluyor.

Böyle bir haber yaptık diye, hâlâ uğramadığımız hakaret yok.”

Yukarıdaki satırları Hürriyet Gazetesinin 4 Temmuz 2014 tarihli nüshasındaki Ertuğrul Özkök yazısından aldım.

Bizimkilerin göründükleri tv kanallarında sohbet ederlerken, –yoksa tartışılarken kendi aralarında, mı diyecektik– lafı döndürüp, anlatmaya çalıştıkları E.Özkök’ten bahsediyorum.

Hani, “O bir sosyologdu” diye başlayıp, onu iyi okuduklarını vurguladıkları Ertuğrul Özkök...

Diyorlar ki: İslami terimleri yazısında kullanıyor, ama yanlış kullanıyor. Halbuki araştırarak yazması gerekirdi.

Sanki suçlanan zat bu kadarcığı dahi akıl edemiyor. O zaman nerde kaldı sosyolog olmak

Toplum mühendisliğini inşaat mühendisliğinden sonraki bir makam sanıyorlar zahir.

Uzun yıllar kartel medyasında genel yayın yönetmenliği yaptı, diyorlar. Fakat o işi yaparken ilahiyat fakültesine dekan olmuş bir din bilimciyi emri altında çalıştırdığını, birinci sayfalara aile resimlerini koyduğunu ve onu bir partiden Meclis’e gönderdiğini hatırlamıyorlar.

Anahtar kelimesi “İnadına” imiş, yanlış yazıyor dediklerinin. İnadına yanlış yazdığını kabul ediverseler, onu daha iyi anlamış olacaklar ama...

Bir kartel gazetesinin her gün yarım sayfasına yazı yazan bir sosyoloğun doğru bilgiye ulaşmasında bir güçlük var mı günümüzde Hele hele konu ilahiyat ise...

Yanlış yazmak, ama doğru gibi yazmak...

“Muhtar bile olamaz!” mı “Muhtar bile seçilemez” mi

Yazımızın girişine aldığımız müdafaa yazısının başlığıdır, muhtar bile seçilemez hükmü. Fransa eski Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin üstünden savunuyor on yıl önceki haberini: Bakınız Sarkozy bile seçilemeyecek...

E.Özkök yanlış söylüyor.

On yıl önce yaptığı, onu seçenleri, onun partisinin taraftarlarını, ona geleceğin siyasetçilerinden biri umudu bağlayanları yaralamaktı, içlerini acıtmaktı, umutsuzlaştırmaktı, dağıtmaktı...

Biz istemezsek olmuyor, demekti.

E.Özkök 10 yıl önce dediği tarihte “Muhtar bile olamaz” başlıklı bir haber yaparak başardı bunu.

Gelirsiniz, gelirsiniz, gelirsiniz sonra muhtar bile olamazsınız. Müsaade lazım, vize lazım, onay lazım... Yani bizim “Olur” dememiz lazım.

Biz, yani benim patronum filan...

E.Özkök bugün “Muhtar bile seçilemez” demiştik, diye yazıyor. Neden Muhtar bile olamaz demekle, muhtar bile seçilemez demek arasındaki dağlar kadar farkı bilmez mi

İkinci cümle ne kadar haber yazmayı çağrıştırıyorsa, birinci cümle de o kadar 28 Şubat’ı çağrıştırmıyor mu

Halbuki şimdi “Ters köşe” yapma sırası E.Özkök’e gelmişti.

“Muhtar bile olamaz!” başlığını attığımız o haberle, R.T.Erdoğan’ı bugünlere (gelmesini) biz (kışkırttık) hazırladık.

Latifenin negatifleştiği en uç noktadır burası. Gezi kışkırtıcılığından sınıfta kalan mühendislerin aklına düşmesin diye önce biz gösterelim dedik patronlarına bu taşı.

OL’DUR BİZİ RAMAZAN

Yardım duygularımızın doruklara ulaştığı Ramazan ayındayız. Ülkemizin komşularında savaşlar sürerken, bize misafir olanları ağırlamaya çalışıyoruz, gücümüz yettiğince. Onlara yediğimizden yedirmek, onları koruyup kollamak düşer bize diyoruz!

Zira onları ateş düşmüş yurtlarından alıp bize gönderen var. Çünkü o biliyorki, biz yardımcı olabiliriz onlara.

Adaylığı ile kendini tanıtma turlarına çıkmış, anlatıyor bildiği yerlerden: “Bir milyon mülteci var diyorlar. Kimileri de daha çok olduğunu söylüyor.”

Şikayeti, onları o hallere düşürenlerden değil, neden bizi tercih ettiklerinden.

Peki, niye tercih edilesin sen

Onu da ol’dur Ya Rabbi. Ona bakıp, bize gülmesinler.

(Yandaki karikatür ve fıkranın etkisinde yetişmekten korusun Rabbim bizi.)

İşte öyle

– Kuzum İzak... İşlerim gayet fena gidiyor... Son derece zarurette kaldım... Seninle bunca senelik komşuyuz... Sanin hayli dünyalığın olduğunu biliyorum... Ne olur bana bir yardımda bulun. Biraz para ver.

– Çok isterim ama yapamam komşu... Bilirsin ki benim yozu yormez, eli tutmaz bir ihtiyar babam var.

– Atiyorsun İzak... Senin babana on para bile vermediğini, adamcağizin açlık ve pislik içinde ölmek üzere bulunduğunu herkes biliyor.

– Peki a iki yozum... İhtiyar babasini açliktan öldüren adam komşusuna para verir mi

GEÇMİŞ ZAMAN PENCERESİNDEN

Hatay üstüne

Geçen haftaki yazımızın bir yerinde Emin Işık Hoca’dan bahsetmiş ve ondan dinlediğim bir anekdotu, rahmetli olan bir Hataylı yı yazarken anlatacağımı söylemiştim.

T.Özal’ın Çankaya’ya çıkmasını hazmedemediği için milletvekilliğinden istifa eden ve fakat bu tavrı partisi DYP’de anormal karşılanan ve sonraları da MHP’de politika yapan Murat Sökmenoğlu rahmetli olmuş. Ona rahmet dilerken, 50 yıl öncesinin bir dergisinde babasını anlatan küçük bir yazıyı buraya alalım ve sonra anlatalım Emin Işık Hoca’dan duyduklarımızı.

“Tayfun Sökmen, Hatay’ın çok ünlü bir ailesine mensuptur: Mursaloğulları ailesine... Bu dallı budaklı aile şimdi barışık, Tayfur Sökmen’in gençliğinde değilmiş. İkiyi bölünmüşmüş o zaman!... Bu ikilik bir asırdan beri süregeliyormuş!.. Zarifmiş menşei bu bölüşüklüğün, bir aşk hikâyesine dayanıyormuş. Aileden bir genç, bir akraba kızını sever. Kızı kendisine vermek istemezler. Kestirmeden gider, kaçırır. Ailenin bir dalı kendisini tutar, bir dalı tutmaz ve dallar birbirine girişir... O günden beri A dalı gelir B dalının zahiresini yakar bilmem hangi çiftlikte. İki gün sonra B dalı, karşı taarruza geçer, A’nın zahiresini yakar... Birbirleriyle selâmlaşmazlar, birbirlerini görmemezlikten gelirler ve aşk gibi güzel bir histen doğan bu hâl, bir asırdan fazla sürer ve aile birbiriyle boğuşmasına devam eder!..

Tayfur Sökmen genç bir adammış o zamanlar... Mursaloğlu ailesi boğuşa dursun, Hatay, Hataylık’tan çıkacak o sıralarda... Bir gün paytonla gezerken, (arabacısının adı da bir operet ismi: Dimitri) ailenin hasım kısmının iki üyesinin paytonuna rastlar. “Dur” der Dimitri’ye. Arabada ayağa kalkarak ceketini açar, silâhsız olduğunu göstermek için... Sonra öbür paytona atlar:

– “Merhaba Ahmed bey, merhaba Hüseyin bey” diye hitab eder, gelenecekce küskün akrabalarına. Onlar da merhabasına cevap vermeğe mecbur olurlar. Tayfur Sökmen, bu asırlık dargınlığın felâketini anlatır onlara. Arabacı Dimitri’ye varıncaya kadar herkes ağlaşır ve kudretli Mursaloğlu ailesinin dalları sarmaş dolaş olur... Ve bugün Hatay bizimdir...”

Söz Emin Işık Hoca’da: İşgal yıllarının Hatay’ında bir köy. Köyün erkekleri savaşta... Kadınlar, çocuklar ve bir de ak sakallı ve yaşlı bir hoca kalmış köyde.

O köylülerin bahçelerinde çalışan, ırgatlıklarını yapan Ermeniler, köyün erkeklerinin olduğu günlerde hiç gidip oturamadıkları köy çardağını işgal ederler.

Artık bundan sonra buralarda bizim dediğimiz olacak narasını atarlarken, ak sakallı yaşlı hoca camiye gidemediğini de anlatmış Emin Hoca’ya. İter, kakar düşürürlerse korkusu...

Çok geçmeden oralarda yaşayan ve herkesin sarhoş Ali dediği köylü çıkar ortaya. Ermenilerin hepsinin kovar çardaktan.

O hoca demişti ki, diye anlatmıştı Emin Hoca, bu milletin sarhoşu da Müslümandır. Ben ondan sonra rahatça gider olduğum camiye.

Hatay’ı anlattık, Sökmenoğlu’na rahmet diledik, Emin Işık Hoca’mızı andık ve bir Ali fıkrası da Konya’dan anlatmak anına erdik. Ramazanımızı gülümseyerek yaşayalım diye...

Tayyip ağa, Konyalıların bildiği esprili bir adam. Çarşıda dükkanı var. Bir gün erken açmış dükkanını. Kendince temizlik ve derleyip toparlama yaparken, bir gölge dayanır kapıya.

– Tayyip ağa bana bak!

Tayyip ağa bakmış ve tanımıştır Ali’yi. Hep olduğu gibi ayakta zor durur halde bu sabah vaktinde de... Tayyip ağa’nın dükkanının bulunduğu sokak ise hâlâ tenha. Ne gelen var esnaflardan, ne de bir müşteri görünür ufukta.

– Buyur Ali’m, söyle.

– Tayyip ağa, sana soruyorum: Ben iyi adam mıyım, kötü adam mıyım

Ne desin Tayyip ağa. Tek başına... Ama yine de toparlar kendini ve cevaplar Ali’yi.

– Ali’m, aslan Ali’m... Sana kötü adamsın desem, senden korkarım... İyi adamsın desem, Allah’tan korkarım!

GAZI ALINMIŞ MÜSLÜMAN TİPİ

İslam Dünyası’nı yıkarken, kasırga, tipi;

Boşaltılmış gazlar, sinirler, kanlar, ilikler!

Ortaya çıktı istedikleri Müslüman tipi;

Zalime selam durur, zulme yaka ilikler!..

HER DEVRİN ADAMI

Fırıldak, yalak, yağcı, rol bulur hep kendine,

Paralar saklı, maskeler cepte, yağ masada;

Tükürük gıda sayılır çarıksı cildine,

Suratı daim ıslaktır, yağmur yağmasa da!..

ÖLÜM KORKUSU

İmansıza ölüm, sanki bir kabus,

Ölmeden girermiş, korku çağına;

İmanla dönermiş, korku umuda,

Toprak, ana gibi kor kucağına…

Ekrem Şama

Necati Tuncer