Geçenlerde bir haber okudum. Haberin başlığı ürperticiydi: “Manisa’da korkutan görüntü.” Emin olamadım, geçtim ancak bir süre sonra merakım galip geldi. Açtım haberi ve okumaya başladım. Daha birkaç satır sonra müthiş bir kızgınlık hissettim. Haber şu şekilde: “Manisa’nın içinden geçen dereyi köpükler kaplamış ve görenleri tedirgin etmiş.” Üç aşağı beş yukarı bu şekildeydi. Daha sonra haberin devamı geldi, yağmuru fırsat bilen fabrikalar atıklarını dereye akıtmışlar. Korkunun kaynağı deredeki köpüklermiş. Haberin etkisi ben de sarsıcı olurken haber adeta geçiştirilmiş biraz da magazinselleştirilerek verilmişti. Ne demek yağmuru fırsat bilmek? Ve olanca zehri dereye boca etmek! Bunu bir türlü anlayamadım. Rahmetle kir pas temizlenirken bunu ganimete çeviren üç kuruşluk mal, mülk sahiplerine bir tek söz bile söylenmemiş. Haliyle bu da ekstra can sıkıyor.
Çevreciler bir şey yapmış mı diye baktım, idare ne yapmış diye baktım hiçbirinde ufak bir kımıldama göremedim. Sonraki günler ne olmuş diye taradım hiçbir şey ile karşılaşmadım. Sonra haberi yapan muhabirler de galiba çoktan unutmuşlardı. Ben sürecin nereye vardığını merakla her gün haberleri incelemeye devam ettim. Maalesef! Belediye ceza kesebiliyormuş ve kestiği ceza otuz liradan on bin liraya kadar bir rakammış. Yerel gazeteye mülakat veren yetkili, halkı da duyarlı olup Belediye’nin yanında olmaya davet ediyor. Şimdi bütün bu kirliliğin ve şuursuzluğun bedeli olan otuz liraya mı sevinelim yoksa fabrikasının atıklarını dereye dökebilecek vicdana sahip fabrika sahibi beylere(!) mi üzülelim, karar veremedim.
Şimdi bu konu şunu gösteriyor ki bizim insanımız giderek tabiattan, merhametten ve güzellikten uzaklaşıyor. Hattı zatında böylesi konulara eğilmenin ekmek parası ile geçiştirilmesi de ayrı bir trajediyi ifade ediyor. Bütün bu haberleri restorasyonlarla birer ucubeye dönen tarihi eserlerde de görüyoruz. Demek ki verdiğimiz eğitim diploma sahibi, iş sahibi yapıyor ancak estetikten, nezafetten ve zarafetten nasiplendirmiyor. Onun haricinde duyarlılıklarımızı da kaybettiğimizi gösteriyor ki, yaşanılan şeyin görüntüsünden korkan ancak sebebini öğrendikten sonra hiçbir şey yokmuş gibi davranan insanımızda gelecek adına ümit vermiyor. Öyle ki adeta içimizde kayboluyoruz.
Ne göğe bakma çağrısına uyacak ruh var ne de o çağrıyı yapacak bir şair ve şiir? Gökyüzü dumanlı, yeryüzü artık sadık yar olmaktan çıkmış durumda ve taşa toprağa hürmet güzelliğine sahip irfani gelenek yerini sadece hamaset yüklü diskurlara bırakmış durumda. Belki ozan yaşasaydı “Karnın yardım kazmayınanbelinen/ Yüzün yırttım tırnağınanelinen” yerine şöyle söylerdi: “Gökyüzünü tıraşladım çelik kafeslerinen/ Yeryüzünü boğdum beton ilen.” Bu doymak bilmeyen obur kimseleri biz yetiştirdik. Tabiattan, insandan, irfandan, medeniyetten biz uzaklaştırdık hem de medeniyet diye diye hamaseti körükleyerek bunu yaptık. Bu eserler bizim. Tarihi mezar taşlarında gencecik kızları simgeleyen o ince nakışlı medeniyetten, sipreyle onların üzerine yazı yazan insanların kültür düzeyine hızla çakıldık ve bütün bu insanları biz yetiştirdik. Ve sormadan edemiyor insan, bu insanlar o mezar taşını okusa ne olacak okumasa ne olacak, bu insan değişecek mi? Çok zor. “Kıyametin kopacağını bilseniz elinizdeki fidanı dikiniz” hadisi ile muhatap bir toplumun imtihanındaki trajedidir bu haberler. Şefkat ve merhamet nerede? Hoşça bakın zatınıza…
TAŞ GEMİ
“Baş eğmezizedaniye
dünya-yıdûniçün
Allah’adur tevekkülümüz,
itimadumuz.” (Bakî)
Not: Fethi Gemuhluoğlu ağabey (Allah rahmet eylesin) türküsüzlüğü ne güzel anlatmış: “İnsanoğlu türküsüz kaldığı zaman gurbetteyiz diyeceğiz. Türküler bitip tükenirse hâtırasız, sevdâsız ve yalnız kalır diyeceğiz.” Biz de hatıralarımızı tükenmesin deyi türkülere tutunuyoruz ve Hasan Özel’den “Bu Dağlar Kömürdendir”idinlyoruz.
Bize kadar:
1- İmam Gazali, “İyiliğinin tam olması için, yaptığın iyilikleri küçük gör, iyiliğin yapılmasında acele et ve gizle” der.
2- “Sabır emin olunan, kanaat getirilen şeyin semeresidir” der, Zünnûn-ı Mısrî.
3- “Her fırça darbesinde hayatımı riske atıyorum” der, Paul Cezanne.
4- David Lodge’nin “Bilinç ve Roman” ı var, biraz da farklı bir yerden okumalara bakmak için, kitap Hece’den…
Dağarcık
“Az sözcükle yaşıyorduk ve bütün sorulara aynı cevabı verebiliyorduk: Bilmiyorum. Daha sonra ufak ufak ayrıntıları öğrendik. Ağaçların, kuşların, nehirlerin isimlerini. Ve herhangi bir cümlenin sessizlikten daha iyi olduğuna karar verdik.” (Alejandro Zambra’dan tadımlık)
TEKKE
Gazetelere yansıyan haberlere göre Millî Eğitim Bakanlığı edebiyat derslerinde çağdaş, daha doğrusu “güncel” edebiyatı mı okutmak istiyormuş? Geriye doğru, geçen yüzyıl edebiyatı ve divan şiiri okutulmamalı mıymış, yahut daha mı az yer verilmeliymiş? Çünkü gençler onları anlamıyor mu imiş? Neyi anlamıyorlar acaba? Dilini mi? Nihayet, birkaç yüz kelimelik bir kabile diliyle yetinen insanın güncel edebiyattan da bir zevk alacağı umulmasın. Eğer içgüdülerin fantezileri edebiyat diye sunulmayacaksa. Hâlbuki, okumaktan uzak kalan bir nesil artık otuz kırk yıl önceki eserleri de okumuyor, okuyamıyor. Tanpınar’ı, Peyami Safa’yı, Refik Halid’i Yakup Kadri’yi, Halide Edib’i okuyamıyor. En iyi niyetlileri “Çok ağır, efendim, hayır dili değil, konusu ağır, ne bileyim, anlayamıyorum!” diyor. Çağdaş diyebileceğimiz kadar yakınımızda bulunan romancılar için ortaya çıkan bu tabloyu şiire, hele divan şiirine aktarınca daha da muhkem bir cehalet duvarına çarpmaktan başka ne beklenebilir? (Orhan Okay-Kağıt Medeniyeti-’dan tadımlık)
Bir lahza:
-”Tanrı herkese bir yetenek verir. Ya senin yeteneğin ne Bess?”
-”İnanabilirim.”( Dalgaları Aşamak’tan)