Ceviz ağacına "koz" da denilir bazı yörelerde. Sulak toprağı sever, ama kıraç toprakta da yetişir. Kerestesi sağlam ve dayanıklı olmanın yanında, doğal desenleri kendiliğinden albenili ve estetik duyarlığı beğeniyle çekicidir. Yemiş olarak besleyici ve sağlığın korunmasında ecza özelliğine sahiptir. Ceviz ağacı gölgesi koyu ve serin olur. Sanıyorum bu serinlik onun dışarıya fazlasıyla karbon monoksit gazı vermesiyle ilintilidir. Bundan dolayı uzun süre gölgesinde kalındığında başta başağrısı olmak üzere halsizliğe yakalanılır. Bu yönüyle meşe ağacından farklıdır. Çünkü meşe ağacı karbon gazını alırken bol miktarda oksijen yapar. Onun için meşe ağacı gölgesi ferah bir serinlik verir ve dinlendirir.
Ceviz, meyve olarak, düşüncede metafor anlamında bir mecazı, bir simgeyi içerir. Koruyucu dış kabuk ile içi, bir başka deyişle özü, özellikle sufi gelenekte çokça başvurulan bir simgedir. Kabuğundan çıkartılmadığı sürece, cevizin özü, içi, yemişi saklı kalır. Ama kabuk olmadan da öz, iç korunaksızdır, deyim yerindeyse varlık bütünlüğünü koruyamaz. Metafor olarak kabuk, biçimsel görünüşüyle hakikati, iç ise marifeti (hakikatin tözünü ya da özünü) temsil eder. Ancak kabuk (hakikat biçimsel olarak) ne kadar içi (tözü) korur ise, iç de (töz de) kabuğun (hakikatin) anlamını tamamlar.
Ceviz metaforunu gözönünde tutarak ahlâki olgunluğun ne liğini tartışmada kullanabiliriz.
Etnik (Ahlâk Felsefesi) açıdan ahlâkın kaynağı, en yoğun ve o oranda da karmaşık bir sorundur. Ahlâkın kaynağını dinin inanç ilkelerine dayandıran görüşlerin, ileri sürülen delillerin aynı zamanda ahlâk ilke ve kurallarını büyük ölçüde oluşturmalarıdır. Mesela öldürmeyeceksin, zina etmeyeceksin, yalan söylemeyeceksin, bencil (hodgâm) değil özgeci (diğergâm) olacaksın vb. tüm ahlâk öğretilerine de kabul edilirler. Öyleyse ahlâklılık, kendiliğinden imanı önşart olarak gerektirir. Bunun karşısında yer alan ahlâk öğretileri, herhangi bir imanı gerektirmeksizin ahlâklılık, yani ahlâki erdem ve olgunluğu gerçekleştirmek mümkün olmalıdır, derler. Tarihsel ve toplumsal yansımalarına bakıldığında, herhangi bir inanca sahip olan kimselerin, ahlâkî erdem bakımından yeterince duyarlı olmadıklarını tesbit etmek pek de zor değildir. Sözgelimi Hıristiyan ruhban sınıfı bu konuda bolca olumsuz örnekler ortaya koyar. Boccacio nun Decameron u edebi niteliği de haiz çarpıcı bir örnektir.
Uzatmadan toparlamaya çalışırsak, cevizin kabuğu ve içi metaforu dolayımında, iman ve ahlâk ayrı olgular şeklinde ele alındığında sorunu sınırları içinde tutmak mümkün olmayabilir. Oysa iman ve ahlâkın anlam ve işlevleri bağlamında soruna yaklaşılırsa, bir öncelik ve yerindelik meselesinin varlığı açıklık kazanacaktır.
İman, bizim varlığımızın uzamını (kategorisini, eşdeyişle statüsünü) belirleyen bir önşart olgudur. İman ile varlığımızın uzamını açık seçik beyan ederiz. İmandan önceki varlığımızın uzamıyla sonrasındaki uzamı farklılık gösterir. Tıpkı cevizin kabuğu (hakikat) gibi. Ahlâki kişiliğimiz, erdemli davranıp davranmadığımıza bağlı olarak oluşur, olgunluğa yönelir, olgunlaşır ya da tersi. Tıpkı kabuğun içi, gelişmeden kalmış veya çürüyerek küflenmiş olabileceği gibi, bozulmadan saf bir şekilde dolgun halde de bulunabilir. Allah Rasulü nün "Güzel/olgun ahlâkı tamamlamak üzere gönderildim" sözü bu bakımdan calib-i dikkat, uyarıcı ve düşündürücü olarak algılanılmalıdır. Özellikle "tamamlamak üzere" nitelendirilmesi, iman ile ahlâkın işlev sürecine dikkatimizi yoğunlaştırmayı öngörür. İmanlı bir kimsenin ahlâki erdem bakımından zaaf göstermesi mümkündür ve bu bir gerçekliğin vurgulanması anlamını da içerir. Ahlâkî olgunluğun tamamlanması, bir yönüyle, iman ın safiyetini koruma ve tezahür ettirme anlamına da gelir.