Yaşadığımız dünyanın en belirgin özelliklerinden biri, günümüz için ifade edecek olursak her şeyi olmadıkları halleri ile görmek, algılamak ve iyi-kötü, güzel-çirkin her şeyi birbirine karıştırmaktır. Belki de bu yüzden insanları tanımakta zorluk çekiyor ve birbirlerine karıştırıyoruz. İnsan kendinden, yanındakinden çok öteye ittiği kişileri tanımakta ve sürekli o tanıdığını düşündüğü cephenin maskesini düşürmeye çalışmaktadır. Haliyle bu uğraş yeni bir dayatmanın da kapılarını aralamaktadır. Bu durum insanın bildiği, düşündüğü bütün değerleri tersyüz etmektedir. Her ne kadar çözüme yaklaştığını düşünse de bir kördüğümün içinde debelendiğini fark etmemektedir. Aldığı mesafeyi çok ilerde gören modern insan için geriye dönüp baktığında geldiği yerin başladığı yerden daha iyi olmadığı gerçeği aşikârdır. Gerçekte insan, korkularını sadece gerçeğin içine taşıyabilir ancak o gerçek mihrakından sapmışsa yapacağı sarmalın içinde debelenmekten öte bir şey olmayacaktır. Oysa tam da o gerçeğin içinde bütün olarak sorunu, korkularını çözüp dağıtabilir. Maalesef normal ve anormal ölçeğini kaybedeli bu da mümkün olmamaktadır. Freud bu durumu “Anormal hale gelmenin o kadar çok yolu var ki, insanın normal kalabilmesi mucize gibi bir şey…” olarak ifade ediyor.
Belki bu durumu açığa çıkaran en önemli saik çılgın bir şekilde kentleşmenin getirdiği bir durum ile de daha iyi açık edilebilir. Bugünün kentli bireyini sürekli tetikte tutan şey ‘kişinin kendini kıyas içinde yabancılaştırmış’ olması sonucu ‘kalp ağrıları ve ruhlardaki sarsıntı’lardır. Bu sarsıntılar neticesinde kendine çizdiği “sınır” içerisinde kalmak ve o sınır çizgilerinin korunması ve onu koruyacak kimliğe bürünmesi dışarıda kalan her şeyi yeniden bir adlandırma ihtiyacı doğuracaktır. Bu ihtiyacı karşılayan en önemli etiket ise “marjinal”liktir. İnsan, bu marjinalliğin arkasına, çizilen sınırların dışında kalan her şeyi ekleyip çıkarabilir, alanı genişletip daraltabilir ve böylelikle kendi normlarını daha “kutsi” bir hale getirebilir. Bu da esaslı kopuşları beraberinde getirecektir. Benzerlikler değil de farklılıklar sınırın etrafındaki hattı oluşturacaktır. Ne kadar ayrı varsa onlar sınır hattına döşenecektir. İşte kent insanı o yalnızlık çemberini bu şekilde istihkâm ederken toplumdan da farklı bir özellik sergilemez.
Schopenhauer “Hayat bir parça nakış işlemesine benzer, ilk bölümde herkes işlemenin ön tarafını görür, ikinci yarısında ise diğer tarafını. İkincisi o kadar güzel değildir, ama daha öğreticidir, çünkü iplerin birbirine nasıl bağlandığını görmemizi sağlar” der. Bugün hayatımız ne bir nakış işlemesine benziyor ne de büyük tecrübeler getirecek öğreticilik arz ediyor. Hattı zatında hayatımız sadece bir showroom’da son hali görülen bir ürün gibi. Son kullanıcı olarak hayatı fark edebiliyoruz. Belki de kentlerde tüketilen o “çeperler”in ardında gerçeğin zaman zaman yüzeye çıkması ile yaşanan büyük iç sarsıntılarda bununla ilgilidir. Gündelik öngörülerin en çok dayandığı nokta; ve bu noktayı kazanca tahvil etmelerindeki en önemli etken ise bu dağılmış ve hazır hale getirilmiş hayatların var kılınmış olmasıdır. Bu kadar çepeçevre kuşatılmış, hazır yapım, hayatlar içerisinde insanın kendini keşfetmesi ve kafasını kaldırıp bakabilmesi hayli zor görünüyor. Onun içinde işletilen her argüman, hedeflenen neticeyi veriyor.
Hangi “sınır” içerisinde olursa olsun günümüz dünyası herkese dokunuyor. Kiminde büyük yıkımlara kiminde küçük çaplı krizlere neden oluyor ancak her halükarda herkesi etkiliyor. Bir yere ait olmak, bir sınırın içinde olmak insanı bu durumdan kurtarmıyor. Bilakis insanı öğrenilmiş bir çaresizliğe ve kabullenişe itiyor. İnsanın içinde tuttuğu ve geçmişten taşıdığı şeyler onun bir yol açmasına izin vermiyor. Çünkü her şeye temas eden zihninde bir bulanıklık hali hâkim. İster ferdi şuur nazarından isterse toplumsal bilinç nazarından yaklaşalım sadece elde edeceğimiz şey kocaman bir “yabancılaşmış” dünya olacaktır. Onun için zihni süreçler sanki lehine işliyormuş gibi görünse de insanın benliğini-fıtratını bertaraf ediyor. Oysa bu sınırları kaldırması ve karanlığı dağıtması gerekir. Aklın kullanılmasını, düşünmeyi bu kadar çok emreden inanç; elbette kurtuluşu, hakikati arayanlara ve onu kullanabilme kabiliyeti olanlara verecektir. Huzura ermiş bir vicdan ve saadeti yakalamış bir öze dönüşü sağlayacaktır. Düşünmek için sadece yan yollardan çıkıp hakikat ipine sımsıkı sarılmak gerekir ki insan kendini ve hakikatini keşfedebilsin ve bu karanlığı dağıtabilsin. Bunu da ancak müstakim olanlar yapabilir. Hoşça bakın zatınıza…
TAŞ GEMi
Not: Türk sanat musikisinin yalın halinden güzel bir icra ve Yaşar Özel söylüyor, “Gülünce Gözlerinin İçi Gülüyor” dinliyoruz. Ayrıca Hüseyin Ulusoy bize dinlememiz için; MinorEmpire’dan, “Zülüf Dökülmüş Yüze” yi öneriyor. Biz de dinliyoruz.
Tohuma, toprağa, denize inan;
İnsana hepsinden önce...
Nazım Hikmet
Bize Kadar:
1- Cibran ne güzel söylemiş: “Karanlık, henüz doğmamış şafaktır.”
2- “Tüm hatalara kapını kapatırsan hakikat de dışarıda kalır” der, Tagore.
3- Wittgenstein, “Tüm sorun, bildiklerimizden fazlasını konuşuyor olmamızdan kaynaklanıyor” der, galiba haklılığı bugün daha açık görünüyor.
4- J. Joyce, “Bir hayalden uyanmak en az doğmak kadar acı verir” der. Çünkü gerçek acıdır.
5- Bu hafta Kaan H. Öktem’in, “Ölüm Kitabı” var. Ölüm düşüncesinin temel metinlerini okumak iyi gelebilir. Faniliğimizi hatırlatır. Kaan hoca’nın deyişi ile ‘fena!’ Kitap agora yayınları’ndan.
TEKKE
“İnsanların bu kadar ucuza alınıp satıldığı sıralarda gurbette olmak tesellidir.” (Kemal Tahir’in, Dutlar Yetişmedi Kitabı’ndan tadımlık)
BİR LAHZA:
Tersinden görünce dünyayı anlıyorum ki; bütün lambalar küllük olacak, bütün masalar ağaç. Aynalar baş olacak. (Gizli Yüz, 1991 - Ömer Kavur)
DAĞARCIK
“ÖLMEK, öldürmekten daha önemlidir. Kendimizi savunmak için öldürüyor, ama insanları ikna etmek, kazanmak için ölüyoruz. İnsan kazanmak bir amaç, kendini savunmak ise sadece bir araçtır.” (AminMaalouf’dan tadımlık)